Ant-i diyalog masali
Başka renklerdede bakabilirsiniz Kırmızı renkte bakın Yeşil renkte bakın Mavi renkte bakın
Muhakeme.net Forumu

Fethullah gülen Hacca gittimi gitmedi yazisina cevaben 8/10/2008 tarihinde admin YAZDI

Çamur at izi kalsın mantığıyla yazılmış bu yazıdan daha yeni haberim oldu ve sizlerle paylaşmak istedim

Prof. Erdal Atabek fettullah olayının '' püf noktasını '' yakalamış..

Fethullah Hoca, bu kadar dindarligina ragmen HACI degildir.
Mekke'ye de Medine'ye de, KESİNLİKLE, giremez.
Neden mi ?
Şeriat kanunlarına göre, Fethullah hoca ŞEYH statüsüne soyunduğundan ve müritleri olduğundan, Suudi Arabistan sınırları içerisinde ele geçirilirse, hemen katledilir.

Çünkü; İslamiyette şeriatta ve Kuran'da şeyhlere ve / veya tarikat liderlerine yer yoktur.
Özetle, Allah ile kul arasina kimse giremez !!
BUGÜNÜN YOĞUN GÜNDEMİNDE ÖNEMİ DAHA DA ARTTI.
Uyandırın Korkmayın heryerde konuşun konuyu siz açın Takside taksiciye konuşun Apartmanda kapıcıya konuşun Sakallı gazete bayinize konuşun Eve gelen gündelikçiye konuşun.
Anlatın eğer Fethullah dindarsa peygamber gibi ise neden Amerika'da yaşıyor ? Neden Mekke'de Kabe yakınlarında bir malikanede değil de Amerika'da FBI çiftliğinde.
Söyleyin bu zat değilmiydi 25 yıl o cami senin bu cami benim salya sümük ağlayarak FAİZ haram diyen ? Sorun kapıcınıza peki BANK ASYA nedir ?

Önce alıştırmanız gerekir. Görüntüye. Seslere. Hareketlere. Sessizliğe. Çevrenizde olup bitenlere. Yavaş yavaş alıştırırsınız. Alışırlar. Türbana. Çarşafa, peçeye. Taşyapı'ya. Oğulların gemilerinin olmasına. Çocukların televizyon kurmasına. Yakınların yolsuzluklarına. Sevgililere alınan evlere. Çokeşliliğe. Erkeklerin, kadınların ayrı ayrı oturmasına. Ramazanda öğle yemeği verilmemesine. Beyaz takkeyle gezenlere. Hem de öyle alışırsınız ki size çok doğal gelmeye başlar. Bizde böyle deyip geçmeye başlarsınız. 'Galiba demokrasi bu da biz mi anlamıyoruz?' diye kuşkulanırsınız. Sonra da uyuşursunuz. Yavaş yavaş uyuşursunuz. İçinizden bile tepki duymaz olursunuz. 'En az üç çocuk yapın' derler, dinler geçersiniz. 'Bizi azaltmaya çalışıyorlar' derler, gülme duygunuz bile kaybolmuştur. 'Batı'nın ahlaksızlığını aldık' derler, öyle dinler durursunuz. Uyuşturmuşlardı r sizi. Bir yandan Çanakkale zaferini kutlarsınız. Öte yandan Çanakkale savaşını yıllar sonra kaybettiğinizi bile fark etmezsiniz. Başbakanınız planlarını Amerika'ya açıklar. Siz burdan dinlersiniz. Amerika Ankara'yı işgal etmektedir. Siz İngilizce öğrenmeye çalışırken durumu göremezsiniz. *** Alışırsınız ve uyuşursunuz. Geçmişe dalıp gitmişken, geleceği kaybetmekte olduğunuzu fark edemezsiniz.. Plan da bunun için yapılmıştır. Önce alıştırma. Sonra uyuşturma. Yüzünüze demokrasi derler, arkanızdan gülerler. Yüzünüze çokkültürlülük derler, arkanızdan bölerler. Yüzünüze değişim derler, arkanızdan soyarlar. Yüzünüze gelişim derler, arkanızdan bakarlar. Alışırsınız. Uyuşursunuz. Tehlikenin farkında mısınız? Önce Alıştırma - Sonra Uyuşturma...
Prof. Dr. Erdal ATABEK


Ayrıca fgulen.com da

İlk hacca 1968 yılında gittinîz. Şüphesiz mukaddes yerlere yaptığınız bu ilk yolculuk sizde silinmez izler bırakmıştır. Bu hatıralarınızı anlatır mısınız?

Sorusuna verdiği cevap:
Sizin de dediğiniz gibi ilk hacca 1968 yılında gittim. O sırada bilindiği üzere Kestanepazarı'ndaydım. Hacca gidişime vesile olan hadiseleri daha önce de aktarmıştım.yazının devamı için tıklayınız...

ayrıca;

18.02.1968 İlk Kez Hacca Gitti

İzmir Kestanepazarı Kur'an Kursunda hocalık yaparken Diyanet İşleri Başkan Vekili Lütfü Doğan kendisini telefonla arayarak Diyanet Görevlisi olarak hacca gönderileceği söyleyince o sene ilk kez hacca gitti. 1968 Yılı Kurban ve Hac mevsimi Mart ayının 10'unda idi. Fethullah Gülen'in hacca gidişi ile ilgili haber 19 Şubat 1968 tarihli İttihad gazetesinde yer aldı.
Kabe'ye Doğru
Kurban bayramının yaklaşması münasebetiyle bütün İslâm âleminden Hicaz'a Müslümanlar akın akın gitmekte ve Hac farizelerini ifâ için Mekke-i Mükerreme'de toplanmaya başlamış bulunmaktadırlar. Geçen yıllara nazaran Türkiye'den Hicaz'a gidenlerin sayıları bu yıl bir hayli arttığı gibi, hacı namzetlerini uğurlamak için onbinlerce Müslüman yollara dökülmekte ve tekbir sesleri arasında kafileler-otobüslerle mukaddes beldelere hareket etmektedir. Diyanet İşleri Riyaseti ise, Türkiye'den giden hacı namzetlerinin dini feraizi noksansız ifâ etmelerini temin için Hicaz'a temsilciler göndermiştir. Resimde, Diyanet Riyaseti tarafından Hicaz'a gönderilen İzmir Merkez Vaizi Fethullah Gülen Hoca, kendisini uğurlayan İzmirlilerle birlikte görülüyor. Hocaefendi'nin Diyanet tarafından Hacca vazifeli olarak gönderilmesi İttihad Gazetesi'nde bu şekilde yer almıştı.
(İttihad Gazetesi, 19 Şubat 1968)

Gönül Darlığı 9/1/2008 tarihinde admin YAZDI
Kategori: Genel

İnsan bazen öyle gönül darlığına düşüyor ki, adeta boğulacakmış gibi oluyor ve ruh dünyasının bütün bütün karardığını zannediyor. Böyle bir halden kurtulmanın ve kalbdeki düğümü çözmenin çaresi nedir?

Bu halin tasavvuftaki unvanı "kabz"dır. Lügat itibarıyla, iç darlığı, tutulma, gerilme, sıkılma, avuç içine alınma, canı çıkacakmış gibi olma manalarına gelen "kabz", tasavvuf ıstılahında, insanın, sımsıkı bir münasebet içinde bulunması lâzım gelen ebedî feyiz kaynağıyla alâkasının gevşemesi ve mânevî feyizlerinin kesilmesi sebebiyle, kısmen de olsa boşlukta kalması ve kalbinin kasvetle kasılması demektir. Buna karşılık, sözlüklerde yayma, açma, sergileme, ferah-fezâ bir duruma erme şeklinde tarif edilen "bast" tabiri ise, tasavvufta, gönlün genişleyip şenlenmesi ve zihnin en muğlak meseleleri dahi çözebilecek seviyeye yükselmesi, dolayısıyla insanın ilahî lütufları hissetmesi ve yüreğinin neşeyle atması manalarına gelmektedir.

Kâbız ve Bâsıt İsimlerinin Tecellileri


Mevlânâ'nın ifadesiyle kalb, tecelligâh-ı ilahî deryasının sahilidir. O deryanın tecelli dalgaları devamlı kalb sahiline çarpar durur. Bunlar ışık tayfları gibi değişik şekil ve boylarda olurlar ve uğradıkları yerlerde kendi keyfiyetlerine göre değişik tesirler hasıl ederler. Bu dalgalardan bir kısmı Cenâb-ı Hakk'ın "Bâsıt" ism-i şerifinin tecellileri olarak gelir. Bâsıt; dilediği kuluna ihsan ve lütuflarını bol bol veren, ona güzel bir hayat, daimi saadet ve geniş rızık bahşeden demektir. Dolayısıyla, Bâsıt isminin tecellisi olan dalgalar kalbi inşiraha gark ederler. O engin deryanın bir kısım dalgaları da "Kâbız" isminden neş'et ederler. Kâbız ise; ihsan ve lütuflarını bazen kısan, istediği kulundan servet ü sâmanı, evlâd ü ıyâli, hayat zevkini, gönül ferahlığını alıveren manalarına gelir. Kâbız isminin tecellisi olan dalgalar kalbe gelip çarptığı zaman orada bir sıkıntı, bir kalak ve iç darlığı meydana getirirler.

Cenâb-ı Hakk'ın Kâbız isminin tecellileri mutlaka her insanda tesirlerini gösterir. İnançsız kimselerde bu tesirler, bunalım, stres ve buhran şeklinde ortaya çıkar; onlarda intiharlara sebebiyet veren sâik de çoğu zaman bu türlü bir kabz halidir.

DEVAMI

Kadin haklarini savunanlara.... 9/1/2008 tarihinde admin YAZDI
Kategori: Genel

Kadın hakları savunucusu kadın, panelin yapılacağı salona giriyor! Geç kalışının özrünü beyan ediyor:
- Af edersiniz, geciktim.
- Hayrola, trafiğe mi takıldınız?
- Hayır hayır, bizim kadın gelmedi de bu sabah, evden çıkamadım, o yüzden geciktim.

“Bizim kadın” dediği hizmetçisi. Panel başlıyor, söz sırası hanımefendiye geliyor. Öyle bir üslubu var ki zannedersiniz kadın-erkek birbirine düşman iki farklı yaratık! Üç-beş cümle eğitimden söz ediyor. Kadınların eğitimsizliğinin faturasını İSLAMA çıkarırken; evlilik, nikah, boşanma, mirastan aldığı pay ve sosyal hayattan dışlanması gibi konu başlıklarıyla kadınların yaşadığı sıkıntıları anlatıyor uzun uzun. Ve ilginç bir şekilde gelenekleri, adetleri nasıl oluştuğunu araştırmadan dine yamayarak İslam’ı suçluyor. Hele hele kadının ekonomik, sosyal hayattan dışlanmışlığını anlatırken söylediği cümle; “Eve hapsedilip kocasının ve çocuklarının hizmetçisi oldu kadınlar.”

Be kadın, kadınlar senin evine gelip pisliklerini temizleyince, pis çamaşırlarını, pis bulaşıklarını yıkayınca ekonomik, sosyal hayata katılmış oluyor da kendi evinde aynı işleri, kendi eşi ve çocukları için yaptığında nasıl sosyal hayattan dışlanmış oluyor? Bize bunu anlatsana hele!.. Buram buram art niyet kokuyor...
                                                                     Devami

Selamünaleyküm sevgili okurlar 9/1/2008 tarihinde admin YAZDI

Anti diyalog masali adi altinda bir tn blog web sitesi yaptik ve paylasimlarda bulunduk buradan yola cikarakda yeni bir web sitesi kurarak forum adi altinda hep beraber paylasima sunduk

 

icerisinde

 

Siyaset

gündem haberleri

sanat kültür ve edebiyat

 

vs.....

 

bir forum sitemiz bulunmaktadir arzu eden kardeslerimiz gelip paylasimlarda bulunabilir. icerisinde müslümanlik,hristiyanlik,yahudilik kategorileri bulunmakda

ve

Diger dinler adi altindada payasimlari vardir hakkaniyeti en güzel vesile ile olusturmak dilegi ile buyrun ziyaret edin hep beraber olalim

 

www.muhakeme.net       

 

 

 

Kutlu Zaman Dilimi Üç Aylar 25/12/2007 tarihinde admin YAZDI

Üç ayların kendilerine mahsus bir tadı bir şivesi vardır ki, onları yılın diğer aylarından ayırır.. her ayın güzellik ve nefâsetinin zâhirî duygularımızla hissedilip yaşanmasına mukâbil, bu müstesna zaman dilimi kalple ve bâtınî duygularla yaşanır. Bu aylarda gönül dünyalarına yönelen insanlar, iman ve iz'anlarından fışkıran ışıklarla eşyanın perde arkasını süze süze, duygularıyla, içinde ebedî bir ömür sürecekleri firdevslere uyanmış ve ulaşmış gibi olurlar. Onlar için bu aylardaki günler, geceler, hatta saatler ve dakikalar âdeta bir başka büyüyle gelir-geçer; gelip geçerken de derecesine göre herkese mutlaka bir şeyler fısıldar.

Bu aylarda zaman hep uhrevî renklerle tüllenir.. insanlar tıpkı öbür âlemin sakinleriymişçesine mûnisleşir ve sırlı bir derinliğe ulaşırlar. Herkes kendi iç derinliklerinden olduğu gibi, varlığın sînesinden de ukbâ buudlu bir şiiri dinler ve yığın yığın hülya ve hatıraların, beklenti ve rüyaların gurup ve tulû'larında dolaşır. Yer yer hüzünlü, zaman zaman da neşeli tedâileriyle üç aylar, bize hem yitirilmiş bir cennetin hasretini hatırlatırlar hem de buğu buğu onu yeniden bulabileceğimiz ümidiyle bütün benliğimizi sararlar. Evet, hayatımızın her dakikasını ayrı bir saadet ve neşeye, ayrı bir gerilim ve hamleye çeviren bu günlerdeki hâtıra ve tedâiler, duygularımızı sessiz bir şiire, hayatlarımızı da sihirli bir güzelliğe çevirirler.

Biraz da üç aylardaki nurların gönüllere sinmesiyle sokaklardaki ışıklar, minarelerdeki mahyalar, her taraftaki rûhânî canlılık ve ma'bedlere koşan insanların simalarındaki letâfetle dünyadakinden daha çok cennetteki zamanları hatırlatan bu nûrefşan zaman dilimi, kadrini, kıymetini bilenlere ayrı ayrı lezzetler ve zevk-i rûhânîler sunar. Evet o, imanı, İslâm'ı, ma'bedi ve ibadeti duyup anlayanları; marifet, muhabbet ve ledünnî hazlara açık olanları, değişik dalga boyundaki ışıklarının renkleri, latîf latîf esen havasının incelikleri, uğradığı herkesi büyüleyip geçen zamanın seslerinden toplanmış ve ruhları sarıp okşayan o sonsuz zevk meltemleriyle kucaklar hepimizi.

Hemen her sene zamanın bu altın dilimini idrak edince, âdeta, ötelerin ayn-ı hayat olan o sevimli, neşeli mavimtırak günlerine bir kere daha kavuşur gibi oluruz. Evet, bir kere daha gönül gözlerimizde her yan baharla tüllenir.. her tarafta yeniden hayat köpürür.. dağ-bayır yeşerir ve renklerle kahkaha atar.. çiçekler raksa durur, bülbüller nâralar yağdırır.. ve duygular gülden, lâleden alevlerini alıyor gibi olur. Öyle ki her yanda esen bu umûmî hava gönüllerimizi bir mutluluk vaadiyle kaplar ve bize ne bilinmedik, ne sezilmedik şeyler fısıldar. Hatta hayatları bedbinliğe, karamsarlığa kilitlenmiş insanlar bile bu semâvî şehrâyinden nasiplerini alırlar. Hele günler, o ibadetle derinleşen saatlerini, hayatın gerçek mânâsını terennüm etmek için gönüller üstünde bir mızrap gibi hareket ettirdiğinde, kuş cıvıltıları safvetinde ve bir çocuk neşesi tadındaki ezan dakikalarının cennet güzellikleri kadar tesirli ve bu güzelliklere meftun bir kalp gibi olgun ve dolgun ibadet saatlerinin, Hakk'ı muhatap alma ve Hakk'a muhatap olma mânâsıyla tüten zebercet duyguların zikr u fikirle sînelerimizi coşturan şiiri başlar.. başlar da, varlığın çehresindeki perdeler sıyrılır ve Hakk'a yakın olmanın o kendine mahsus, huzur ve itmi'nan dolu lezzetli, sımsıcak mavi dakikaları bizim olur. Günde beş, haftada lâakal otuzbeş defa, âdeta bir nurdan helezon çevresinde dolaşır, gönüllerimizde miraç fırsatlarına erer ve hep insan-ı kâmil olmanın rüyalarıyla yaşarız.

Üç ayların başlangıcı, kamer birkaç gün önce zuhur etse de, rağbetlere açık inayetle tüllenen bir perşembe akşamı 'merhaba' der ve bir mızrap gibi gönüllerimize iner. Ulu günlere ve daha bir ulu güne akort olmaya teşne duygularımızı ilk defa uyarıp coşturan 'Regâib' bir ses ve enstrüman denemesi gibidir. Yirmi küsur gün sonra gelecek olan Miraç ise, tam hazırlanmış ve gerilime geçmiş ruhlar için âdeta, semâvî düşüncelerle, gök kapılarının gıcırtılarıyla ve uhrevîlik esintileriyle gelir. Beraât bu tembihlerle uyanmış ve tetikte bekleyen sînelere kurtuluş muştularıyla seslenir. Kadir Gecesi'ne gelince, bu kadirşinas insanları, tasavvurlar üstü ve ancak bin aylık bir cehd ile elde edilebilecek feyiz ve bereketle kucaklar ve onları afv u mağfiret meltemleriyle sarar.

Üç ayların bu olabildiğince tatlı ve imrendiren sıcaklığı, imanlı gönüller için gece-gündüz demeden devam eder. Her gün bütün parlaklık ve canlılığıyla bereketlerini başımıza boşalttıktan sonra gidip ufka kapanınca, arkadan yepyeni, âsûde ve buğu buğu güzellikleriyle bir başka sabah tulû' eder.. gönüllerimizi dolduran, iç âlemlerimizde gizli gizli bir şeyler örgüleyen hüşyar gönüller için oldukça hülyalı bir sabah..

Recep ayının girmesiyle Rahmeti Sonsuz'a karşı duâ, niyaz, hamd u senâ ve tam bir teyakkuzla hazırlığa geçen ruhlar, ayın sonuna doğru ötelere uyanmış gibi tam bir temâşâ zevkine ererler.. ererler de hemen herkesin dili, edâsı, üslûbu değişir ve çehrelerini bir heybet, bir haşyet ve bir ümit sevinci bürür. Herkes daha ziyade kalp diliyle konuşmaya başlar.. beşerî sertlikler daha bir yumuşar.. ve bunlar arasında bir hayli insan, miraç yapacakmışçasına bütün dünyevî ağırlıklarını atar ve âdeta ruh hiffetine ulaşır. Derken Hakk'a yönelmiş bu insanların gönüllerinden taşan nûrâniyet ve sîmâlarındaki rengârenk incelik en katı kalpleri dahi yumuşatacak ve rikkate getirecek ölçülere ulaşır.

Recep ayının girmesiyle, her zaman ayrı bir derinlikle tüllenen geceler, daha bir büyülü hal alır ve herkese ne dâhiyâne düşünceler ilham ederler. Hele, ondaki bu gecelerin ötelere açık menfezleri sayılan kutlu zaman parçaları, her zaman bize, gönüllerimize benzeyen emeller ve cennet duygularıyla coşan hülyalar aşılarlar.. aşılarlar da, sonsuzluk arzularımızı kucaklar ve ruhlarımıza yeni yeni rüyaların kapılarını aralarlar. Hemen her gece benliğimizde uyukluyor gibi sessiz sessiz duran hislerimizi uyarır ve bize dünyadakinden daha derin saadet düşünceleri ilham ederler.

Kitaplarda 'Şehrullâhi'l-Muazzam' diye geçen Şaban ayını, bütün varlığa ve benliğimize sinmiş bir lezzet gibi duyar ve gönüllerimizin ümide, beklentiye, uhrevî güzelliklere kaydığını hisseder gibi oluruz. O, gecesiyle-gündüzüyle, insana Ramazan besteli büyülü bir musiki gibi tesir eder.. ve kendisine sığınanları semâvî kollarıyla sarar.. bir anne şefkatiyle kucaklar ve onları rahmetin enginliklerinde dolaştırır. Onu kendi ruhuyla idrak edenler için, sanki zaman delinmiş de, duygularımıza zamanüstü âlemlerden bir şeyler akıyor gibi olur. Öyle ki, herkes onun aydınlık dakikalarında ve onu duymanın enginliklerinde bir adım daha atsa, kendini, bir sihirli merdivene binip ötelere yürüyecekmiş gibi sanır. Hemen her gün, her gece, her saat ve her dakika fıtratlarımızdaki gizli sonsuzluk arzusu ve ebediyet düşüncesiyle kim bilir kaç defa ötelere ihtiyacımızı hisseder ve bu Allah ayının araladığı menfezlerle emellerimizi temâşâya koşarız.

Derken sımsıcak, olabildiğince yumuşak ve hummalı dakikalarıyla Ramazan ufukta belirir.. vicdanlar teyakkuza geçer, bütün gönüller uyanır, bütün duygular coşar.. ve insanlar oluk oluk ma'bede akar; oradan da Rabbine yürür. Ramazan'ın gelmesiyle ruhunun râbıtaları daha bir güçlenir.. uhrevî arzu ve emeller daha bir köpürür; köpürür ve duygular üzerine bir mızrap gibi inip kalkan bir Ramazan mülâhazası, inanmış sîneleri aşkla, şevkle coşturur ve onların ruhlarında âdeta yangınlar meydana getirir. Denebilir ki, Ramazan senenin en nurlu, en içli, en tesirli, en lezzetli günleri ve ledünnî hayatımızın da en önemli bir iç dinamizmi olarak bütün benliğimize siner ve bize en uhrevî hazlar yaşatır. Çarşı-pazar ve sokakların görüntüsü ötelere ait duygularla köpürür. Minarelerin solukları gönüllerde Kur'ân hüznüyle yankılanır.. ma'bedler ışıktan fistanlara bürünür ve imanlı gönüllerin avazlarıyla inler. Evden ma'bede, ma'bedden mektebe her yerde Hakk'a yönelişin sevinç ve itmi'nânı yaşanır.. ibadetle şahlanan sîneler, bütün güzelliklerini ortaya döker.. en mahrem çizgileriyle iç dünyalarından kopup gelen aşklarını, şevklerini haykırırlar. Bu insanlar, güya 'vuslata hazırlanın' emrini almış gibi her geceyi bir 'şeb-i arus' arifesi sayar ve her günü de engin bir vuslat duygusuyla geçirirler.

Evet, Ramazan'daki her seste bir başlangıç vaadi, her solukta bir kurtuluş ümidi nümâyândır. İftarlar, bize bir kısım sırlar fısıldar ve ufkumuzda büyük buluşmanın çağrışımlarıyla tüllenirler.. teravihler ümit dünyamıza neler neler vaadederler.. geceler, âdeta nazlı bir gelin edâsıyla bize harem kapılarını aralar ve vâridâtın her türden dalga boyuyla ışık olur gönüllerimize akarlar.. imsaklar tıpkı vapur düdüğü, uçak sesi ve füze tarrakalarıyla tınlar ve Dosta vuslat yolunda bir gece yolculuğunu salıklarlar... Nihayet upuzun bir gün, o tatlı buluşmanın telaşlı ama dikkatli, heyecanlı fakat ümitle dolu saatleriyle gelir her yanımızı sarar.

Ramazan'da hayat o kadar derin ve anlamlıdır ki, konuşulan her söz, duyulan her ses insana, onun gönlünden fışkıran bir besteymiş gibi gelir; gelir de en tatlı nağmeler halinde duygularımız süzülmeye başlar. Her zaman ruhun bir tomurcuk gibi açılmasına ve benliğin derinliklerinde uyuyan duyguların uyanmasına vesile olan ve bizi en büyüleyici, en enfes hülyalar âleminde dolaştıran Ramazan, hepimizi ta iliklerimize kadar bir aşk u şevk ve bir vuslat ihtiyacıyla yoğurur ve gönüllerimize gerçek hayatın neşvesini duyurur.

Ramazan'da tam azığını alabilen herkes, burada elde ettiklerinin ötesinde, yürüdüğümüz bu nurlu fakat biraz buğulu yolun sonunda, hep özleyip durduğu bir ebedî saadetin var olduğunu anlar ve bütün benliğiyle O'na yönelir. Evet, her iftar ve her imsakta insan, kendine yepyeni bir vuslat kapısının aralandığını seziyor gibi olur ve iki adım ötede daha çaplı ve daha büyüleyici bir buluşma ihtiyaç ve ümidini duyar; duyar da bir tarafta gurbet ve yalnızlık, diğer tarafta da beklenti ve hülyalar onları daha engin bir büyü ile sarar ve hakîkî aşkın derinliklerine çeker. Öyle ki, onların sînelerinin enginliklerinde olduğu gibi, mekânın sonsuzluğunda da her şeyin aşk etrafında cereyan ettiğini duyar ve kendilerinden geçerler. Kadın-erkek, genç-ihtiyar, zengin-fakir herkes, kendi idrak seviyesine göre, Ramazan'da önemli bir hazırlık dönemi yaşar; sonra da hiç bitmeyecek bir yol mülahazasıyla hep Allah'a yürüyor gibi olurlar...

Sızıntı, Şubat 1994, Cilt 16, Sayı 181

Site Map 12/12/2007 tarihinde admin YAZDI

12/12/2007: Hülyalarımızdaki Yarınlar       12/12/2007: Hürriyet         12/12/2007: İlim Aşkı
12/12/2007: İlim Düşüncesi   12/12/2007: İlâhî Günleri Düşünürken12/12/2007: İnanan Gönüller
12/12/2007: Kalplerin Sultanlığına Doğru 12/12/2007: Kollektif Şuur 12/12/2007: Kutlu Zaman Dilimi Üç Aylar
12/12/2007: Kuvvetin Çılgınlığı 12/12/2007: Namaz 12/12/2007: Olanlar ve Olması Lâzım Gelenler 

12/12/2007: Sitem ve Beklenti12/12/2007: Süleymaniye12/12/2007: Sürat Çağı veya Tekarüb-i Zaman 
12/12/2007: Toprak12/12/2007: Ümit Ufku 12/12/2007: Yenilenme Fantezisi
12/12/2007: Zamanı Bir Başka Duyuş
11/12/2007: Peygamberimizi Değerlendirme

12/12/2007: Ve Gönüller Rikkatle Çarparken 
12/12/2007: Yeniden Yeşeren Düşünceler 
11/12/2007: Problem Çıkarılan Değil, Çözen İnsan Olma ve Sahâbe
11/12/2007: Riya, Riyayı Tanıma ve Ondan Kurtulma
11/12/2007: Salih Amel 
11/12/2007: Sebeplere Riayet ve İlâhî İrade'ye Muhalefetten Kaçınma
11/12/2007: Selçukluların İlk Döneminde Düşünce Hayatı ve Bazı Tarikatlar
11/12/2007: Sırat-ı Müstakîm Üzere Kalabilme
11/12/2007: Sürekli Murakabe ve Muhasebe
11/12/2007: Şahitlikte Erkek ve Kadın
11/12/2007: Şehit ve Hakk'a Şahitlik
11/12/2007: Şiir Değerlendirmesi

8/12/2007: Tâlî Prensip veya Vasıtaların Aslî Prensipler Haline Gelmemesi İçin
8/12/2007: Talût'un Ordusunun Nehirle İmtihanı ve İptilâlar
8/12/2007: Tartışma ve Tebliğ
5/12/2007: Tenasüh ve Farklı Âlemler
5/12/2007: Tevbe İle Günah Öncesi Manevî Hâli Aşma
5/12/2007: Toptan Helâkta 'Muamelâttaki' Zulmün Yeri
5/12/2007: Türk Dünyası ve İslam Dünyası
5/12/2007: Uhud, Hz. Hamza ve Ruh Dokusu Uyumu
5/12/2007: Vech'in Manâsı
5/12/2007: Yaratılış Mucizesi Karşısında
5/12/2007: İbretlik Hatıralar (6)
5/12/2007: İbretlik Hatıralar (6)

5/12/2007: Tevbe İle Günah Öncesi Manevî Hâli Aşma
5/12/2007: Toptan Helâkta 'Muamelâttaki' Zulmün Yeri
5/12/2007: Türk Dünyası ve İslam Dünyası
5/12/2007: Uhud, Hz. Hamza ve Ruh Dokusu Uyumu
5/12/2007: Vech'in Manâsı
5/12/2007: Yaratılış Mucizesi Karşısında
5/12/2007: İbretlik Hatıralar (6)
5/12/2007: İbretlik Hatıralar (6)
5/12/2007: Ulemâ, Şiir ve Osmanlı Döneminin Fıkhî Eserleri
5/12/2007: Vahdet-i Vücud, Allah'ın Zâtı ve Sıfatları
5/12/2007: Başlıksız
5/12/2007: İbretlik Hatıralar (7)
5/12/2007: İbretlik Hatıralar (5)
5/12/2007: İbretlik Hatıralar (4)
4/12/2007: İbretlik Hatıralar (3)
4/12/2007: İbretlik Hatıralar (2)
4/12/2007: İbretlik Hatıralar (1)
3/12/2007: BEDİÜZZAMAN ABDÜLHAMİD’DE YANILDI MI?

29/11/2007: Bediüzzaman Hazretlerinin sahsina ait esyalari
29/11/2007: Yaratılış ve Nefislerin Yaratılışına Şahit Olmama
29/11/2007: Yolda Dosdoğru Gitme ve Bunun Neticesi

29/11/2007: Bediüzzaman Hazretlerinin sahsina ait esyalari
29/11/2007: Bediüzzaman Hazretleri "Menfi Milliyetçilik" yapmışmıdır ?
29/11/2007: Münazaratta geçen ifadeyi,Hocaefendi farklı mı söylüyor ?
29/11/2007: Bediüzzaman Said Nursi'nin Medeniyet görüşü
29/11/2007: Bediüzzaman, Edebiyat ve Gazali
29/11/2007: Bediüzzaman'ın Mesnevî'si Üzerine
29/11/2007: Üstad ve Evrâd u Ezkâr
29/11/2007: Kastomonu Lahikası'ndan
29/11/2007: Kastamonu'dan...
29/11/2007: Hıristiyanlık ve Teslis İnancı
29/11/2007: Avrupa'da İslâm
29/11/2007: Diyalogda İslâmî Ölçü
29/11/2007: Diyalog Kapısını Kapatmama
29/11/2007: Hz. Mesih ve Misyonu
29/11/2007: Hoşgörüde Denge
29/11/2007: Peygamberimiz ve Yabancı Murahhaslar
29/11/2007: Muhammedî Ruh ve Mânâ İçinde Diyalog
29/11/2007: Ehl-i Kitap'la Diyalog
29/11/2007: Rusya'da Türk Okulları kapanıyor mu?
29/11/2007: Hoşgörü Ortam ve Atmosferini Sürekli Kılma
29/11/2007: Kur'anda "Biz" Sözünün Hikmetleri
29/11/2007: Demokrasi Hâlâ Yokuşu Tırmanıyor
29/11/2007: Efendimiz’i (SAV) Rüyada Görmek
29/11/2007: Osmanlı'da Gayrimüslimlerin Askere Alınmaması
29/11/2007: Ahirzamanda İslam'ın Batıdan doğması
28/11/2007: Gerçekler ve İtirazlar Arasında "Hoşgörü ve Diyalog"
28/11/2007: Faizsiz finans kurumları
28/11/2007: Özel Finans Kurumları ve Faiz Yasağı
28/11/2007: Dinlerarası Diyalog
28/11/2007: Gülen Hocaefendi'yi Eleştirenlerin Aşamadığı Kültürel Uçurum
28/11/2007: Hocaefendi'nin hatırlatmalarına kulak verelim
28/11/2007: Bir Mürşit ve Mübelliğ Olarak Bediüzzaman
28/11/2007: Dindar Demokratlar
28/11/2007: BEDİÜZZAMAN ABDÜLHAMİD’DE YANILDI MI?
28/11/2007: İslam'ın Tevrat ve İncil'e Bakışı
28/11/2007: Müslüman Perspektifinde Teslis İnancı
28/11/2007: Hıristiyanlarla Mücadelenin Tarihi Seyri
28/11/2007: İslâm'ın İlk Yıllarında Hidâyet Olgusu ve Mühtedi Yahudi ve Hıristiyanlar
28/11/2007: Küreselleşmenin Eşiğinde İslâm-Hıristiyan Diyaloğu
28/11/2007: İnançsızlığa Karşı Semavî Dayanışma
28/11/2007: Diyalog Hizmetlerine Suriyeli Müslümanlardan tam destek
28/11/2007: EHL-İ KİTAPLA DİYALOG VE BAYRAMLAŞMA
28/11/2007: Afrika'da Yaşananlar
28/11/2007: Bediüzzaman'ın talebesinden Diyalog Hizmetlerine tam destek
28/11/2007: Mukarrabin lüks yaşayamaz mı?
28/11/2007: Önyargının ilacı kültürel diyalog
28/11/2007: Çekilmeyen Fotoğrafın Hikayesi
28/11/2007: Müslüman olan Papaz`ın anlattiklari ve itiraflari
28/11/2007: İslamı öğrenmek Hıristiyanların da hakkı....
28/11/2007: Dünya Müslümanlarına yapılan Zulümleri kınayan Hıristiyan ve Yahudiler
28/11/2007: Fethullah Gülen Hocaefendi'nin "Sonsuz Nur" isimli eseri ile müslüman oldum !
28/11/2007: Uzaklarda "DİYALOG" Konuşmaları..
28/11/2007: Üstad Bediüzzaman Said Nursi ve Suleyman Hilmi Tunahan Efendi
28/11/2007: Diyalogun Önemi Nedir? Diyalog Bir İhtiyaç mıdır Yoksa Olmasa da Olur mu?
28/11/2007: Medine’deki son istasyona 88 yıl sonra ilk ziyaret
28/11/2007: Kinde Kabilesinden ayağı sakat adam veya Hatemül Evliya (3)
28/11/2007: Hahamlar Meşru Savaş Doktrinini Tartışıyor
28/11/2007: Kinde Kabilesinden ayağı sakat adam veya Hatemül Evliya (2)
28/11/2007: Düşenlerle düşmemeli...
28/11/2007: Hz. İsa (as) geldi mi?
28/11/2007: Barışın önündeki engel Hizbullah mı, İsrail mi?
28/11/2007: Kendine Güvenen Bir Türkiye AB'yi Güçlendirir
28/11/2007: Çağdaş Bir Mevlânâ Buldum
28/11/2007: Bizim (Hıristiyan) radikaller de diyaloğa karşı
28/11/2007: Diyalogdan Maksat Nedir? (Şiir)
28/11/2007: Kinde Kabilesinden ayağı sakat adam veya Hatemül Evliya (1)
28/11/2007: Hz.Mehdiyi aramak ...
28/11/2007: Mehmet Kırkıncı Hocaefendi, Fethullah Gülen Hocaefendiyi anlatıyor I + II + III
28/11/2007: Bir Bakıver Ya Rasulallah (sas)
28/11/2007: Demagoji Mübtezelliği ve Çarpıtılan Gerçekler
28/11/2007: Dinlerarası Diyalog ve Örnek Bir Medrese
28/11/2007: Said Nursi'nin Düşüncesinde Diyalog ve İhlas
28/11/2007: Dünya barışına "Sünnet-i Seniyye" modeli
28/11/2007: Vatikan nazarında Bediüzzamanın irad ettiği "Hutbe-i Şamiye"
28/11/2007: Diyalog karşıtlarının amacı Müslümanları zayıflatmak
28/11/2007: Diyalog üzerine...
28/11/2007: Kalvin benzetmesi ve Fethullah Gülen
28/11/2007: Kaf dağı yamaçlarında aranan "Reva"
28/11/2007: GENÇLERİ HIRİSTİYAN YAPACAKLAR!
28/11/2007: Vatikan Büyükelçiliği İstanbul Temsilcisi:"Allah Birdir, Hz.Muhammed(SAV) Allah'ın Son Peygamberi"
28/11/2007: Dunyayi Kucaklastiran Sevgi Okullari
28/11/2007: Sevgi köprüleri...
28/11/2007: Neredesin Hey Hoşgörü?
28/11/2007: Kimimiz Çalıştık, Kimimiz Nutuk Attık
28/11/2007: Ayrımcılığın Panzehiri: İslam!
28/11/2007: Tartışılan bir konu: Dinlerarası diyalog
28/11/2007: Alternatif Olma, Devlete Sızma
28/11/2007: Diyalog Alan Açıyor Kendine
28/11/2007: Gülen Hareketi Ilımlı Değil, Yapıcı
28/11/2007: Gülen Hareketi Ilımlı Değil, Yapıcı
28/11/2007: Redm-i Azim'in Harcı Bile Olsa...
28/11/2007: 'Dinin Toplumda Güçlü ve Yapıcı Bir Rolü Var'
28/11/2007: Uzakta, Bir Yerlerde...
27/11/2007: Chicago'dan Houston'a; İslam Düşüncesinde "Rönesans"ın İpuçları...
27/11/2007: Şiddet Şiddetle Önlenmez
27/11/2007: Gülen'in Tarihî İkazlarına Karşı Tarihî Saptırmalar
27/11/2007: Yine Yollarda...
27/11/2007: Yine Yollarda...
27/11/2007: Amerika'daki Türkler de 'Diyalog' Dedi
27/11/2007: Bozulan din değil insan
27/11/2007: Evrensel barış için ruhanî devrim
27/11/2007: Küresel teröre karşı kitlesel dua
27/11/2007: Nurlar dünya barışına ışık tutuyor
27/11/2007: Mardin Kapısında barış türküsü
27/11/2007: Bir hizmet eri: Ebûbekir Efendi
27/11/2007: Sorun dinlerden kaynaklanmıyor!
27/11/2007: Medeniyetler buluşması
27/11/2007: 166 bin İncil nasıl 8 milyon dağıtıldı?
27/11/2007: Hangi Batı? Hangi İslam?
27/11/2007: Diyalog sonrası Hakikati gören Katolik Profesör : "Kur'ana tabi olun !"
27/11/2007: Bu Ramazan Ayı Kalbime Bir Umut Yağmuru Yağdı
27/11/2007: Evrensel Barışa Doğru
27/11/2007: Diyalog adına bir mektup
27/11/2007: Bediüzzamana hergün duâ ediyorum
27/11/2007: Barış Köprüleri
27/11/2007: "Bazı Yerlere Henüz Ulaşılamadı"
27/11/2007: Evrensel Barış
27/11/2007: kitap ehlini dost edinmeyin...
27/11/2007: Diyaloğun Meyveleri
27/11/2007: Neden Diyalog-1
27/11/2007: Küreselleşmenin Dalgakıranı
27/11/2007: Diyalog Çiçeği...
27/11/2007: 'Diyalog kopunca tebliğ imkânı da ortadan kalkar
27/11/2007: Uzakdoğu'da Diyaloğun Meyvesi
27/11/2007: Abant Platformu
27/11/2007: Hayatı Kur'an olan birisi...
25/11/2007: Kutlu insan...
25/11/2007: Diyalog Süreci
25/11/2007: Diyalogda yeni bir adım
25/11/2007: Dinler ve barış
24/11/2007: Diyalog uzun ince bir yol
24/11/2007: Müslümanlar Tanındıkça...
24/11/2007: Gezegenimiz...
24/11/2007: Düşünce Hegemonyası
24/11/2007: Ya Kardinal ya da...
24/11/2007: Kilisedeki Hilal
24/11/2007: İspanya'dan
24/11/2007: Nobel’e aday göstermeliyiz
24/11/2007: Diyaloğun Meyvesi
24/11/2007: Seviyenizi yükseltin!
24/11/2007: Yükselmenin en alçakçası!
24/11/2007: "Diyaloğun Meyveleri" ve Türkiye
23/11/2007: Bir Serçe Bir Kartalı
23/11/2007: Gülen, Batı'da bir ses olmalı...
23/11/2007: Diyaloğun Meyveleri
23/11/2007: Kara plan...
23/11/2007: Diyalogdan korkanlar
23/11/2007: Âb-ı Hayata Kavuşmuş Gibi
23/11/2007: Şefkate Aç ve Muhtaçlar
23/11/2007: Bir ‘papaz’ hikayesi
23/11/2007: VTR Arası Aparkat!
23/11/2007: Hoşgörü ve diyalogda ısrar
23/11/2007: Komplocudur, Uydurur
22/11/2007: İnsaf Dinin Yarısıdır
22/11/2007: 35 Bin Kilise Evi Bulduk!
22/11/2007: Şeytanın sağdan yaklaşması
22/11/2007: Mülâane ve Mübâhele
22/11/2007: Bu tarz iftira ilk değil
22/11/2007: Değişen Bir Şey Yok....
22/11/2007: Türkiye Hıristiyanlaşıyor mu ?
22/11/2007: Tahrik
22/11/2007: 28 Şubat-Misyonerlik İlişkisine Devam...
22/11/2007: 28 Şubat'ın Misyonerliğe Hizmeti
22/11/2007: Hoşgörü sürecinin tahlilinin tahlili
22/11/2007: Misyonerlik ve nüfus kütükleri...
21/11/2007: Diyalog hakkında son mülahazalar...
21/11/2007: "Var ya Resulullah! Fethullah Gülen Hocaefendinin bir yurdu var."
21/11/2007: Fethullah Gülen'in "Avrupa'nın Şansı: Kültürler Diyalogu II" Sempozyumu'na Gönderdiği Mesaj
20/11/2007: Büyüklere saygı akideye ters düşmemeli
20/11/2007: 12 Eylül 2006'da Diyarbakır'da Meydana Gelen Terörist Saldırılar Münasebetiyle Yayınladığı Mesaj
20/11/2007: Bayram Ali Öztürk Hocaefendi İçin Verdiği Taziye Mesajı
20/11/2007: M.Fethullah Gülen'e Göre Sigaranın Dindeki Yeri
20/11/2007: Onlar Bizim Efendilerimizdir
20/11/2007: "Islah olmayacaklarsa Allah Yuvalarını başlarına geçirsin..."
20/11/2007: Başkanlık Kimin Hakkı?
20/11/2007: Dua Seferberliğine Çağrı
20/11/2007: Murat Türker’e samimane bir çağrı
20/11/2007: Müslüman, misyonere bilgi ile karşılık verir, kaba kuvvetle değil
20/11/2007: Onlar Bizim Efendilerimizdir
20/11/2007: "Tevazu ve Hüsn-ü zan" : BİRBİRİMİZE KARŞI İHMAL ETTİĞİMİZ EN BÜYÜK VAZİFE
20/11/2007: ‘Ben bunun için Müslüman olmamıştım’
20/11/2007: İşçi Hakları ve İşçi-İşveren Münasebetleri
20/11/2007: Türk Diline aşığım
20/11/2007: Muvakkat Fırtınalar ve Daimi Meltemler
20/11/2007: Belki Bir Gün Biz de Dirileceğiz
20/11/2007: Din, Laiklik ve Yabancı Servisler
20/11/2007: Papa ve diyalog
20/11/2007: Risale-i Nur'la Tanışması (M.Fethullah Gülen Hocaefendinin)
20/11/2007: Allah Dostları Ramazanı Nasıl Yaşıyorlardı?
20/11/2007: Gülen: Menfur saldırıyı havsalıma sığdıramıyorum
20/11/2007: Papa , Şiddet ve Diyalog
20/11/2007: Güneydoğu sorununa çözümler
20/11/2007: Papaya Rağmen Diyalog
19/11/2007: Merkez-Muhit Hattında Hoşgörü
19/11/2007: İnsaf beklentisi boşuna !
19/11/2007: Astral Vücud veya insanın dublesi
19/11/2007: Hoşgörü Sürecinin Tahlili
19/11/2007: Başlıksız
19/11/2007: RAMAZAN: ŞEHR-İ İNFAK
19/11/2007: Karikatür tartışmalarının yaşandığı İsveçte İbrahimî Dinler Çadırı
19/11/2007: Gülen'in Diyalog Anlayışı ve Osmanlı Hoşgörüsü
19/11/2007: Diğer Din Mensuplarıyla İlişkiler ve Birlikte Yaşama
19/11/2007: HAKSIZ VE ASILSIZ BİR TAARRUZA KARŞI BİR BEYANAT
19/11/2007: "Fethullah Gülen Hocam Seyyidler soyundandır"
19/11/2007: Tedricilik prensibini bugün nasıl kullanabiliriz?
19/11/2007: İttihad-ı İslamın neresindeyiz ?
19/11/2007: Onların hiç siyasete bulaşmaması lazım
19/11/2007: "Sarıklı Genç" sakın Metin Karabaşoğlu olmasın.? (*)
19/11/2007: Lügatımızda darılma-kırılma olmamalı…!
19/11/2007: Fethullah Hoca'nın 'misyonerleri' neyin peşinde?
19/11/2007: Diyalog nedir, ne değildir?
19/11/2007: Bediüzzaman Hazretlerinin Talebesi Abdullah Yeğin , Hocaefendiyi ziyarete gitti
19/11/2007: Hz. Mevlânâ'dan günümüze bir diyalog örneği
19/11/2007: Cübbeli Ahmet Hoca “Diyalog Hizmetlerini” desteklese ne olur desteklemese ne olur ?
19/11/2007: Bir Hıristiyan ile altı saat
19/11/2007: Bir Hıristiyan ile altı saat
19/11/2007: Diyalog Aleminin Işık Ülkesi
19/11/2007: Tehlikeli senaryo
19/11/2007: Ayrılık Vesikası (Bamteli sessizliği üzerine bir Şiir denemesi)
19/11/2007: Yahudiler Çanakkale’de bize karşı savaştı mı?
19/11/2007: Bamteli “sessizliği”
19/11/2007: İncil ve Kur’an mukayeseleri
19/11/2007: Amerika ve yönetimi
19/11/2007: Mızrabına Kurban Olduğumuz Neden Sustu "Bamteli"?
19/11/2007: İslâm ve biz Müslümanlar
19/11/2007: Fıkıh Medeniyeti
19/11/2007: Müslümanlar gayrimüslimlere nasıl davrandı?
19/11/2007: Mehmet Kutlular'ın , Hocaefendiyi eleştirmesi...
19/11/2007: Bana rağmen yürüyen Kervan
19/11/2007: Kuru Bir Dudağın Fısıltısı
19/11/2007: Hoşgörü AHLÂKINA İhtiyaç Duyulan bir Asırda...
19/11/2007: Temsil
19/11/2007: Diyaloğun semeresi ve Hastanelerde ilk İmam
19/11/2007: Orta Asya steplerinde bir Türk okulu
19/11/2007: Cuntacılar
19/11/2007: 6 yıl sonra gelen adalet!
19/11/2007: E.B.İ.D Çok Gizli
19/11/2007: 23 Nisan: Dünya Çocukları Arasında Diyalog ve Hoşgörü Bayramı
19/11/2007: Alman Medyasında "Fethullah Gülen"
19/11/2007: Dindar gençler ve suç
19/11/2007: MISAFIR DEFTERI
19/11/2007: Bir diyalog örneği
19/11/2007: Bediüzzaman'dan Çağı Aşan Çözümler
19/11/2007: Ey "El-Emin” (s.a.s), Emanetlerin "El-Aman!" Derler...
19/11/2007: Haricî Yobazlığı ve Kirletilen Sayfalar
19/11/2007: "Osmanlı kiliseleri" veya Abdülhamid sinagog yaptırmış mıydı?
19/11/2007: Vatikan’da kilise yaptıran padişah kim?
19/11/2007: Elde kaldı bir Misyonerlik Yaftası...!
19/11/2007: Bir yumurta ile ortalığı ayağa kaldıranlar ve Gülen Okulları
19/11/2007: Kâbusla Gelen İhanet
19/11/2007: Haydar Baş'tan gelen tarihi(!) mektub
19/11/2007: Vekillerin en güzeline Havale
19/11/2007: Kusur arama hastalığı veya Alternatif olma gayreti
19/11/2007: İslam’ı sevdirecek örnek tepkiye ihtiyaç var!.
19/11/2007: Yeniçağ'dan Cumhuriyet'e Yol Gider
19/11/2007: Gülen'in Terörle İlgili Açıklamaları Ders Malzemesi Oldu
19/11/2007: Kur’an’ın İncilleştirilmesi
19/11/2007: Fethullah Gülen Okullarına 'Yasak'
19/11/2007: Yümni Sezen'in "İhanet" Kitabı
19/11/2007: Diyaloğun başka bir boyutu
19/11/2007: Karikatür Krizinden Diyalog Eleştirisine
19/11/2007: Diyalog boşuna mı?
19/11/2007: Ne oldu, neden oldu, ne yapmalı?
19/11/2007: Ağrı Dağı’nın müthiş infilakı
19/11/2007: Aleyhtarlığı artırmamak dahi hizmettir!
18/11/2007: Haçlı Seferleri Doğu Kilisesi’ne karşıydı
18/11/2007: Fethullah Hocaefendi'den güzel bir açıklama
18/11/2007: İslam Kalvinistleri
18/11/2007: Ufkun Ötesini Yaşayan İnsan
18/11/2007: "Gözü Yaşlı Vaiz"den Uluslararası Fenomene Fethullah Gülen
18/11/2007: Erbakan’ı hapsetmek
18/11/2007: Bizimkisi bir hasret...
18/11/2007: Putperest ailenin Allah diyen bebeği
18/11/2007: Said Nursi'den Fethullah Gülen'e Gözyaşı Medeniyeti
18/11/2007: "Dinler Arası Diyalog" Karşıtlığının Ortaya Çıkarttığı İlginç Beraberlikler
18/11/2007: İftira Şebekelerinin Ekmeğine Yağ Süren Bazı Tavır ve Davranışlar
18/11/2007: Başkasının Günahına Ağlayan Adam!..
18/11/2007: Mevlânâ’dan mesaj mı var?..
18/11/2007: Değişen İftira Konsepti
18/11/2007: İslam Rönesansı için geri sayım
18/11/2007: Resimdeki Gözyaşları Sadası
18/11/2007: Bu Çağın En Sinsi Takıyyecileri
18/11/2007: Koşarken Ölmeli!
17/11/2007: Yeniçeri ve Merhum Necip Fazıl
17/11/2007: Tarih Yapmak ve Yazmak
17/11/2007: Yahudiler ve Zillet
17/11/2007: Sihirbazların Ölümü
17/11/2007: Osmanlı ve İslâm
17/11/2007: Bi'setten Önce İbadet
17/11/2007: Kaderin Bir Cilvesi
17/11/2007: Mute, Bir Halid (ra) Günüydü
17/11/2007: Emperyalist
16/11/2007: Fethullah Gülen Hocaefendi'nin , Özal ve siyasilerle görüşme hassasiyeti
16/11/2007: Ya Fişleyenleri de Fişlerlerse!..
16/11/2007: FETHULLAH GÜLEN HOCAEFENDİ’DEN ÇAY DEMLEME TARİFİ
16/11/2007: Fethullah Gülen Hocaefendi nazarında "Zübeyir Gündüzalp ağabey"
16/11/2007: "Ah Tahta Kulübem!": 1966'dan 2006'ya 40 Yıllık Gurbet Yolculuğu
16/11/2007: Ne Korkunç Bir Cinayet!..
16/11/2007: Dine Hizmet Eden Şahıs ve Cemaatlerin Birbirleriyle Münasebetleri Nasıl Olmalıdır?
16/11/2007: Çanakkale Savaşı ve Şehitlerimiz
16/11/2007: Ne Müceddidim Ne Müctehid Ne de Reformist!
16/11/2007: Bu ne acele !
16/11/2007: Karikatür edepsizliği ve üslûbumuz
16/11/2007: Kanlı Arenada İslam İmajı -Londra'da Terör- (Bamteli sohbetlerinden yazıya dökülenler)
16/11/2007: Neo Hariciler ve Kahriye Halkaları (Bamteli sohbetlerinden yazıya dökülenler)
16/11/2007: Örgüt mü Tarikat mı? (Bamteli sohbetlerinden yazıya dökülenler)
16/11/2007: Şeytanî Fısıldaşmalar ve Kulis Faaliyetleri
16/11/2007: Sahte Şeyhler ve inleyen duvarlar (Bamteli sohbetlerinden yazıya dökülenler)
16/11/2007: Fesat
16/11/2007: Diyalog Hizmetlerinde Denge nasıl kurulabilinir ? (Bamteli sohbetlerinden yazıya dökülenler)
16/11/2007: Hoşgörü, Bombalar ve Azınlıklar (Bamteli sohbetlerinden yazıya dökülenler)
16/11/2007: Cihad nedir? Günümüzde Cihadın hangi çeşidi esas tutulmalıdır ?
16/11/2007: Düşünce ve Aksiyon İnsanı
16/11/2007: Mesih Nerede, Mehdi Kim?
16/11/2007: Yol Arkadaşlarımızı Kınamak ...
16/11/2007: Demokrasi Yokuşu... (demokrasinin tekrar kesintiye uğratılabileceği endişesi üzerine)
16/11/2007: İslam'da Siyasetin yeri nedir ?
16/11/2007: Tatlı Dil ve Firavunlar
16/11/2007: Hilafetin tekrar gelmesi pratikte mümkünmüdür ?
16/11/2007: Hocaefendi'nin diyalog konulu konferansa gönderdiği mesaj
16/11/2007: Eğitim, Hoşgörü ve Diyalog Faaliyetlerinin Makro Plandaki Yeri
16/11/2007: Bir Damla Ülke Kalmış Zaten...
16/11/2007: İslam ve Diyalog
16/11/2007: Bağımsız Hareket
16/11/2007: Affet ki Affedilesin!..
16/11/2007: Millet Ruhu
16/11/2007: Dinlerin tevhidi (!)
15/11/2007: Diyaloğun karşısında duran üç zümre: Hâricîler, Karmatîler, Anarşistler
15/11/2007: Bozuk Kalplerin Hırıltıları
15/11/2007: Hizmet, sulh atmosferinde olur
15/11/2007: Hudeybiye...
15/11/2007: "Dinde Zorlama Yoktur"
15/11/2007: Ecnebi Memleketlerde Doğanlar
15/11/2007: Peygamber Gönderilmeyen Yerler...
15/11/2007: Doç.Dr.Şadi Eren Hocamız ile DİYALOG üzerine röportaj
15/11/2007: Prof.Dr.Davut Aydüz ile "Diyalog" üzerine Röportaj (3)
15/11/2007: Prof.Dr.Davut Aydüz ile "Diyalog" üzerine Röportaj (2)
15/11/2007: Prof.Dr.Davut Aydüz ile "Diyalog" üzerine Röportaj (1)
15/11/2007: Bayram Kusursuz Hocamız ile Röportaj...
15/11/2007: Tarihçi Mustafa Armağan Bey ile Röportajımız (5)
15/11/2007: Tarihçi Mustafa Armağan Bey ile Röportajımız (4)
15/11/2007: Tarihçi Mustafa Armağan Bey ile Röportajımız (3)
15/11/2007: Tarihçi Mustafa Armağan Bey ile Röportajımız (2)
15/11/2007: Tarihçi Mustafa Armağan Bey ile Röportajımız (1)
15/11/2007: Risale-i Nurların Batı’ya vereceği çok şey var
15/11/2007: Ali Eren (Vakit gazetesi yazarı) ile Diyalog üzerine Röportaj -3
15/11/2007: Ali Eren (Vakit gazetesi yazarı) ile Diyalog üzerine Röportaj -2
15/11/2007: Ali Eren (Vakit gazetesi yazarı) ile Diyalog üzerine röportaj -1
15/11/2007: ::Genc::Adam - Ali Eren Bey arasındaki Röportaj Kuralları
15/11/2007: "Nur Risalelerine eleştirel bir yaklaşım" eserine Reddiye (1.1.)
15/11/2007: "Nur Risalelerine eleştirel bir yaklaşım" eserine Reddiye (Önsöz)
15/11/2007: Bazı Diyalog karşıtlarını Hz.Ömer’e benzetiyorum
15/11/2007: Mehmet Talu Hocaefendi ile Diyalog üzerine Röportaj (5)
15/11/2007: Mehmet Talu Hocaefendi ile Diyalog üzerine Röportaj (4)
15/11/2007: Mehmet Talu Hocaefendi ile Diyalog üzerine Röportaj (3)
15/11/2007: Mehmet Talu Hocaefendi ile Diyalog üzerine Röportaj (2)
15/11/2007: Mehmet Talu Hocaefendi ile Diyalog üzerine Röportaj (1)
15/11/2007: Efendimiz (SAV) ‘in Ehl-i Kitab ve kafirlere karşı uygulamalarında Diyalog
15/11/2007: Türk Milleti seçimlerde "Diyalog karşıtlarına"prim vermedi..
15/11/2007: Diyalog kopunca tebliğ imkânı da ortadan kalkar-Hayereddin Karaman-
15/11/2007: Diyalog ve Misyonerligin Farkı
15/11/2007: Fethullah Gulen neden Amerikada yasiyor?
15/11/2007: Diyalog Faaliyetleri 11 Eylülün Negatif Etksini Azlatti...
15/11/2007: Islami En Güzel Sekilde Tanitmak vazifem
15/11/2007: Siyasete ve idareye hic talip olmadim
15/11/2007: Prof. Dr. Ali Bardakoglu - Diyalog Hakkinda
15/11/2007: Ülkemizin Birligi ve Bütünlügü
15/11/2007: Cumhuriyete ve Demokratik degerlere bagli bir insan...
15/11/2007: Devletin Varligi Ve Bekasi Önemli
15/11/2007: Fethullah gülem:Peygambere iman sarttir
15/11/2007: Diyalog Devletin Resmi Politikasidir
15/11/2007: Üstad ve Evrâd u Ezkâr
15/11/2007: Ateist Professör 81 yaşında Allah'a iman etti!
14/11/2007: Bediüzzaman'a göre Asrımızda Cihad Kılınçla mı olmalıdır ?
14/11/2007: Hz.İsa'nın (as) nuzülü ve Peygamberimiz'e (sav) ümmet olma keyfiyeti
14/11/2007: Bediüzzaman Haz. talebelerinin, Hocaefendi hakkındaki düşünceleri..(1)
14/11/2007: Bediüzzaman Said Nursi ve Dinler
14/11/2007: Bediüzzaman'a göre Ehl-i Kitab ve Yahudilik
14/11/2007: Bediüzzaman'a göre Hristiyanlar dinlerini terk değil, ta'dil etmelidir.
14/11/2007: Bediüzzaman'a göre Ahirzaman bir Fetret devridir.
14/11/2007: Bediüzzaman'a göre Ahirzamanda müsbet hareket esastır.
13/11/2007: Tenkitlere karsi Abdülkadir Badıllı Abinin Cevabı
13/11/2007: EBCED VE CİFİR HAKKINDA
13/11/2007: Fethullah Gülen Bize Islami Sevdirdi
13/11/2007: Dinlerarası Diyalog Bir Vatikan Projesi mi?
13/11/2007: Prof. Dr. Hayrettin Karaman - Diyalog Hakkinda
13/11/2007: Ahmet Sahin - "iftiralara cevap veriyor"
13/11/2007: Güllerin Efendisi Efendimizin Ehl-i Kitapla olan Münasebetleri
13/11/2007: Vatikan temsilcisi Thomas Michel ve yolladigi mesaj
13/11/2007: Diyalogda Anahtar İsim: L. Massignon ve İslâm
13/11/2007: Milli Mücadele'de Bediüzzaman Said Nursi
13/11/2007: Kararlı İftira Faaliyetleri Üzerine Sosyo-Psikolojik Bazı Tespitler-3
13/11/2007: Nesh hususu
13/11/2007: Kararlı İftira Faaliyetleri Üzerine Sosyo-Psikolojik Bazı Tespitler-2
13/11/2007: Etnik ve Kültürel Farklılıkların Buluşmasında Türklerin Farkı
13/11/2007: Farklılıkların Buluşmasında Bediüzzaman Said Nursi'nin Rolü
13/11/2007: Ateizm ve Teröre Karşı İşbirliği Önerisi
13/11/2007: Fetret Kavramı ve Bediüzzaman'ın Yorumu
13/11/2007: Kararlı İftira Faaliyetleri Üzerine Sosyo-Psikolojik Bazı Tespitler-1
13/11/2007: İnançsızlığa Karşı Semavî Dayanışma
13/11/2007: Şarkta İsyan Hareketleri ve Bediüzzaman
13/11/2007: Cemiyet-i Müderrisin'den Teâli-i İslâm'a
13/11/2007: Peygamberimiz'in (sas) Ehl-i Kitap'la Diyaloğu
13/11/2007: Dinlerarası Diyaloğun Dinî temelleri (3)
13/11/2007: Dinlerarası Diyaloğun Dinî temelleri (2)
13/11/2007: Dünya barışı için...
13/11/2007: Diyalog ve Peygamberimiz'in Hayatından Diyalog Örnekleri
13/11/2007: Said Nursi ve II. Abdülhamid
13/11/2007: Dinlerarası diyaloğun dinî temelleri (1)
13/11/2007: Tekfir Meselesi
12/11/2007: Darwin'in Evrim Teorisi Hakkinda güzel bir yayim
12/11/2007: Bediüzzaman'a göre "Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin"(Maide:51) nedemek ?
12/11/2007: Bediüzzaman'a göre bir Müslüman Hristiyan olabilir mi?
12/11/2007: Bediüzzaman'a göre "Îsevî Rûhânilerle ittifak" keyfiyeti
12/11/2007: Diyaloğun Asrımızdaki Mimarı :"Bediüzzaman Said Nursi"
12/11/2007: Bediüzzaman perspektifinde "DİYALOG"
12/11/2007: Biz Fetret Devri İnsanı mıyız?
12/11/2007: Hocaefendi Fethullah gülen cevap : ''Samimi Değiller''
12/11/2007: Anarşist Ruhlar ve Modern Karmatîler
12/11/2007: Müsbet hareketin ölçüsü
12/11/2007: Azıcık İnsaf!..
12/11/2007: Şu mesele
12/11/2007: Bediüzzaman'a göre bir Hristiyan şehit olur mu?
12/11/2007: Bu kadarı gayretullaha dokunur
12/11/2007: "Fabrikatör"ler İş Başında
12/11/2007: Samimiyet imtihanı ve mübahele
12/11/2007: Çağdaş eleştiri hastalığı(!) mı, uhuvveti bozan hıyanet(!) mi ? (1)
12/11/2007: Yeni Mesaj Gazetesinin Kasdî Tahrifleri -7-
12/11/2007: Yeni Mesaj Gazetesinin Kasdî Tahrifleri -7-
12/11/2007: Yeni Mesaj Gazetesinin Kasdî Tahrifleri -6-
12/11/2007: Yeni Mesaj Gazetesinin Kasdî Tahrifleri -5-
12/11/2007: Yeni Mesaj Gazetesinin Kasdî Tahrifleri -4-
12/11/2007: Yeni Mesaj Gazetesinin Kasdî Tahrifleri -3-
12/11/2007: Yeni Mesaj Gazetesinin Kasdî Tahrifleri -2-
12/11/2007: Yeni Mesaj Gazetesinin Kasdî Tahrifleri -1
12/11/2007: Mehmet Talü Hocaefendi'den Diyalog konusunda "anlamlı" mesaj
12/11/2007: Bedîüzzamân ve 3 Başpapaz
12/11/2007: Hizmet okullarında domuz eti servisi(!)
12/11/2007: Üç kağıda gelmeyi alışkanlık edinen bir Yazar
12/11/2007: Diyalog karşıtı Köşe Yazarlarından Gelen Mesajlar
12/11/2007: Hıristiyan nur talebeleri(!)
12/11/2007: Diyalog karşıtlarının cevablamaktan kaçındıkları bir konu...
12/11/2007: M.Emin Koç’un "Bayram üstü sahnelenen diyalog zenneliği" yazısına cevabtır
12/11/2007: Mehmet Şevket Eygi , Bediüzzamanı nekadar tanıyor ?
12/11/2007: Yeni Asya Gazetesinin 27.07.2005 tarihli Yazısına cevabtır !
12/11/2007: Yeni Mesaj Gazetesi'nin, 29.06.2005 tarihli Aziz Karaca yazısına cevaben :
12/11/2007: Müslüm Karabacak'ın Kur'an ile bir başka çelişkisi
12/11/2007: Tefsir Alimi aranıyor...
12/11/2007: Aziz Karaca kendisine güvenmediğinden Diyaloğa karşıymış...
11/11/2007: Yazılarının okunmamasından yakınan bir Diyalog karşıtı Yazar
11/11/2007: Faaliyetler içinde mecburi tedbir
11/11/2007: Müslüm Karabacak'ın 22.03.2005 tarihli yazısı üzerine
11/11/2007: Beyan dergisinin, diyalog konusunda Bediüzzaman ile çelişkileri-2
11/11/2007: Beyan dergisinin, diyalog konusunda Bediüzzaman ile çelişkileri
11/11/2007: M. Şevket Eygi yine niyet sorgulamış...
11/11/2007: M.Şevket Eygi'nin "Açık Mektub" yazısına cevaben...
11/11/2007: Ali Eren'in "İddianıza güveniyorsanız gelin lanetleşelim" yazısına cevaben
11/11/2007: Mustafa Kaplan'ın "Gülen'ler kafa karıştırdı" yazısına cevaben
11/11/2007: Ali Eren'in Vakit'teki yazısı üzerine
11/11/2007: Şia'dan Delil getirerek Diyaloğa karşı çıkan bir Yazar
11/11/2007: "Diyalogcu"(!) Ebu Lehep’miş...
11/11/2007: Diyalogmasali.com Sitesinin , Bakara Suresi 208.ci Ayet-i Kerime çelişkisi
11/11/2007: Bediüzzamanı eleştirme Hastalığına düçar bir yazar
11/11/2007: Üç kağıda gelen yazar...
11/11/2007: "O adam" acaba gizli kardinalmi ?
11/11/2007: Üstad'a göre "Temizlik imandandır" Hadis kabul edilirken , Hocaefendi neden farklı beyan etmektedir
11/11/2007: Hocaefendi , müceddid ve müçtehit midir ?
11/11/2007: "Dinlerarası Diyalog" ifadesi dinen uygun mudur ?
11/11/2007: Elmalı Hamdi Yazır, intihar eylemlerine cevaz vermiş midir ?
11/11/2007: Kenan Evren cennetlik midir ?
11/11/2007: Hocaefendinin Amerika aleyhinde beyanı var mı ?
11/11/2007: Seyyid Kutub, Bediüzzamanı eleştirmiş midir ?
11/11/2007: Diyalog madem gerekli, neden onca Fetihler yapıldı?
10/11/2007: Himmet istemek , ücret istemek midir ?
10/11/2007: Ehl-i Kitaba muhalefete rağmen "Diyalog", öylemi ?
10/11/2007: Yahudi Şairlerin öldürülmesi ve Diyalog
10/11/2007: Risale-i Nur’larda geçen Hz.Ali’ye "Sayfa indirilmesi" meselesi
10/11/2007: Yurtdışındaki Türk Okulları İslam’a Hizmet ediyormu ?
10/11/2007: İbrahimi Dinler ile ne kastediliyor ?
10/11/2007: Ülkemiz insanları tam kazanılmadan yurtdışında müesseseleşmek nekadar doğrudur ?
10/11/2007: Zayıflar güçlülere "Hoşgörülü" olabilirler mi ?
10/11/2007: Ebu Basir (RA) teröristmiydi ?
10/11/2007: Nurcu(!) Papazlar....
10/11/2007: Bediüzzamana atfedilen bir çelişkiye cevabtır
10/11/2007: Diyalog faaliyetlerinde "Benim Dinim Hak Dindir denmiyecektir" ifadesi tebliğe engel değilmidir ?
10/11/2007: Vatikan'ın amacı Hıristiyanlaştırmak...!
10/11/2007: "Allah’ın indirdikleri ile hükmetmeyenler" (Maide :44,45,47)ifadesi nasıl anlaşılmalıdır ?
10/11/2007: Hocaefendinin ,Musevi ADL Lideri ile görüşmesi
10/11/2007: Zalimlerle Diyalog olur mu?
10/11/2007: Hocaefendinin Filistin ve Ümmet-i Muhammed’in mazlumiyeti için sarf ettiği beyanları varmıdır ?
10/11/2007: Efendimiz(SAV)'min Tebliğ Mektubları ile bugün Papa'ya gönderilen Mektubların içerik farkı nedendir?
10/11/2007: Kadından idareci olur mu ?
10/11/2007: Neden müminler/cemaatler arası Diyalog yapmıyorsunuz ?
10/11/2007: İslam, demokrasi ile bağdaşır mı?
9/11/2007: Hizmet için okul mu, başörtüsü mü?
9/11/2007: Cebrailde gelse bana şuraya oy ver dese ben yine Ecevite veririm
9/11/2007: Soru-cevap şeklinde "diyalog" üzerine hasbihal
9/11/2007: Hocaefendiye isnad edilen bir çelişki
9/11/2007: Tesettür teferruattanmidir.....
9/11/2007: Yahudileri ve Hıristiyanları kınayan ve azarlayan âyetler günümüze bakmıyormu ?
9/11/2007: Hristiyan bir erkeğin Müslüman bir kadınla

Hülyalarımızdaki Yarınlar 12/12/2007 tarihinde admin YAZDI

Geleceği kendi derinlikleriyle duymak, anlamak, şimdilerde hülya gibi görünse de, o bir gerçektir; ama, inanç, ümit, azim ve kararlılıkla beslenen bir gerçek. Hülyalarımızdaki bu gerçeğin en belirgin özelliği ise, herhalde, birkaç asırdan beri elimizden kaçırmış bulunduğumuz huzur, itmi'nân ve sükûnetin avdet etmesi olacaktır. Bunlara geleceğin belirgin özelliği dedim; çünkü günümüzde en çok özlenen onlar. Evet bu ülkede motor gürültüleriyle delik-deşik edilen, klakson sesleriyle yırtılan, radyo çığlıklarıyla paramparça olan ve silah seslerinin tehdidi altında bulunan, katil âvâzı ve mazlum iniltileriyle, her zaman sinelerimizin rikkatinde kendini hissettiren ve bizim de en çok özlemini çektiğimiz şey, işte bu huzur, sükn ve itminândır. Seneler var ki, arzu ve hülyalarımızın onlarla buluşma anlarını bir lezzet gibi duyuyor, bir güzel koku gibi teneffüs ediyor ve bir mûsıki gibi yudumluyoruz.

Bizimle aynı memeden süt emen hemen herkesin, bazen bir mûsıkiden daha derin tesirlere sahip olan böyle bir sükût ve huzur bekleyişi içinde olduğu ve olacağı kanaatindeyim. Şimdilerde, bir koruya, bir bahçeye, hatta firdevslere girmeye denk böyle bir mazhariyeti, imkânsız görsek de, gelecekte bunun, bizim tabiî ve daimi iklimimiz olacağında -inşâallah- şüphem yok. Günümüzün, karanlık atmosferi içinde bunları hayal görenler, ihtimal bir gün, o huzur ve itmi'nânı teneffüs edip, yudum yudum yudumlarken de onların kadrini bilemeyecek; kim bilir belki de yine karanlık görecek, karanlık düşünecek ve ruh dünyalarında hep kara-kuralarla haşr ü neşr olacaklardır.

Aslında, huzur ve itmi'nân tüten bir hayat anlayışının düşlenmesi, duyulup hissedilmesi, biraz da içinde bulunduğumuz patırtı-gürültü, kin-nefret, kan-irin ve gözyaşlarıyla duman duman çevremizi saran atmosferden sıyrılmamıza bağlı. Evet, halihazırdaki durumumuz itibariyle, huzur, emniyet ve sükûnetten o kadar mahrum bulunuyoruz ki, senenin birkaç ayını, bir koruda, bir koyda, okyanusun enginliklerinde bir transatlantikte geçirmedikten sonra, onu birazcık duymamız mümkün değildir. Hatta bazen böyle bir inziva bile gerçek huzuru hatırlatmaya yetmeyebilir. Onu tam duyup özleyebilmek için, daha ciddi tecerrütlere ve insanî mülâhazalarımızı coşturacak, kanatlandıracak ortamlara ihtiyacımız olduğunu zannediyorum.

Yıllar ve yıllar boyu bu ülkede, böyle ledünnî bir huzur ve emniyet hükümfermâ olmuştu.. sabahlar, bembeyaz tomurcukların çiçeğe yürümesi gibi mahmur bir canlılık; kuşluklar, hummalı bir faaliyetin hay-huyunun yaşandığı bir çalışma aşkı; akşamlar, kuş yuvalarından daha sıcak, daha yumuşak ve daha canlı olan evlerimizde bir bayram neşvesi; geceler, sonsuzluk duygu ve tutkularıyla köpüren birer varidat ırmağı.. elhâsıl, her an ayrı renk, ayrı tat ve ayrı şivede herkesi bayıltan bir huzur ve sükûnet çağlardı.

Vâkıa, eksik, kusurlu ve tamire ihtiyacı olan bir sürü yanlarımız da vardı ama, yine de hayatın her ünitesi; köy-kent, kasaba-şehir, asker-sivil, kadın-erkek, genç-ihtiyar, ilmiye sınıfı-halk hemen her kesimiyle, azimli, ümitli, huzur aşığı ve emniyet vaadeden bir ülkenin kesitleri, bir milletin cüzî fertleri olma görünümünü sergiliyordu.. hiçbir sersem gürültü, hiçbir gayesiz çığlık, hiçbir çılgın heyecan milletin bu ezeli sükûnet şiirini bozmuyor, bozamıyor, hiçbir yabancı ses ve soluk onun huzur dünyasının atmosferinden içeriye sızamıyor ve hemen her tarafta milli ruh kokan nazlı bir itmi'nân esintileri hissediliyordu.

Bu açıdan mutlu gelecek, onun ciddi sayılan maziden tevarüs ettiği, o burcu burcu huzur kokan, üfül üfül emniyetle esen hususi havayı temsil edebildiği ölçüde -ki ben onun temsil edilebileceği ümidiyle dopdoluyum- geçmişin hülyalı günlerini bir kere daha yaşamamız mümkün olacaktır. …Öyle ki, o mutlu zaman diliminde, ne toplumun değişik kesimleri arasında müsademe ve kavga, ne zalim hay-huyu ve mazlum âh u efgânı, ne ruhları rencide eden çığlık, ne yüreklere inen hıçkırık, ne kan-irin ve gözyaşı ne de toplumu her gün tasalara boğan terör ve anarşi olmayacaktır.. olmayacaktır ve bu ülke insanı, o esâtiri haline bürünerek, gökler ötesinden gelip gönlüne dökülen sevgi ve müsamaha tayflarıyla âdeta bir sükûnet ve huzur faslı yaşayacaktır.

Evet, o gün kin, nefret ve düşmanlıklar susacak, hiç olmazsa sesi kısılacak; gördüğümüz her manzaradan, duyduğumuz her ses ve soluktan gönüllerimize uhrevilikler sızacak ve bütün varlık bir mûsıki neşvesi içinde duyulup hissedilecek. Tepeden tırnağa benliğimizi saran güzelliklerin gölgesinde, güzel görecek, güzel düşünecek, güzel yaşayacak ve her şeyi içimizin güzelliklerine göre yorumlayıp, imanlı olmanın bütün avantajlarından yararlanacak ve muvakkat hayatımızı sonsuza göre dizayn edeceğiz. Kim bilir, belki de ruhlarımıza, fevkalâde mahrem, sese-söze kapalı ve kelimelerin ifade edemeyeceği ölçüde mânâları duyuracak ve gerçek insanı derinliklerimizle renklendirdiğimiz bir sırlı zaman ve atmosfere ererek bütün insanları, hatta topyekün varlığı, gönüllerimizi dolduran bir lezzetle duyup idrak edecek ve beşer tabiatından kaynaklanan bir kısım rahatsız edici söz ve görüntülere de bütün bütün kapanarak, ömrümüzü, cennet koridorlarında yolculuk yapıyor gibi bir zevk zemzemesi haline getireceğiz.. getireceğiz, zira bu sükûnet ve huzur zaten, bizim geçmişten tevarüs ettiğimiz kültürün her parçasında mevcut ve mili karakterimizin de önemli bir buudunu teşkil etmekte.

Evet, her döneme ait o dönemi yükselten değerlerin, başarıların; o değerleri temsil eden ve o başarıları ortaya koyan insanların bakış zâviyelerine göre varlığın taşıdığı mânâların; o mânâları değişik yorumlamalarla derinleştiren düşüncelerin.. evet bütün bunların ayrı ayrı birer zevk enginliği, birer tadı ve birer neşvesi ve ruhlarımıza sinen birer tatlı hatırası var.. biz onların bütününü birden duyup hissediyoruz. Bizim olacağına inandığımız gelecekte de duyup hissedeceğimize inanıyoruz. Yani yeniden bir kere daha, ruhlarımızın sükûnet ve huzurla dolup-taşacağına, eşyanın perde arkasının gönüllerimize açılacağına ve çıplak hakikatlerin esbabın önüne geçerek, bize şimdiye kadar olanından daha fazla bir şeyler fısıldayacağına kanaatimiz tamdır.

Çok yakın bir gelecekte, hemen herkes, aradığı her şeyden daha ziyade, sükûnet, emniyet ve huzura koşacak.. her yerde onları soluklayacak ve en içli bestelerini onların etrafında örgüleyecektir.. örgüleyecektir; zira insanlık var olduğu günden beri, her türlü mahrumiyete rağmen varlığını sürdürmüştür ama, huzur, emniyet ve muhabbetsiz edememiştir. Küreselleşme sath-ı mâiline girmiş bir dünyada, iç içeleşen insanların bundan müstağni kalmaları mümkün değildir.

Zaten, bu duygu ve düşünceler, daha şimdiden, bazılarımızın ruhlarında öyle kök salmış ki, gelecek yılların onların fideliği olacağında zerre kadar şüphem yok. Bu mânâlar, gönüllerimize öyle nakşolmuş ki, daha bu günden onları dillerimizde bir tat ve gönüllerimizde de birer heyecan olarak duymaya başladık bile. İhtimal ki şimdilerde, birer ümit, birer heyecan olarak duyduğumuz bu şeyler, gelecekteki hayatımız adına bize üst üste direktifler yağdırarak, gönül yamaçlarımızı sevginin, aşkın ve müsâmahanın yeşerdiği birer altın çayır haline getireceklerdir.

Sızıntı, Temmuz 1995, Cilt 17, Sayı 198

Hürriyet 12/12/2007 tarihinde admin YAZDI

İnsan var olduğu günden bu yana hep hürriyet arayışı içinde olmuştur. Bu arayış yer yer onun kendi iradesini sezişi ve onu tam gerçekleştirmeye çalışması, zaman zaman da dinle, devletle, hattâ örf, âdet ve ahlâkla savaşması şeklinde cereyan etmiştir ve bu savaş bazen, liberalizmin aldatan şivesiyle, bazen, nihilizmin ifratkâr çığlıklarıyla, bazen ateizmin mütecâviz hezeyanlarıyla, bazen de komünizmin bohemliğe kaçan mülâhazalarıyla ifade edilmiştir.

Evet, başta İngiltere olmak üzere, bazı Avrupa ülkelerindeki işçi hareketlerinde bayraklaştırılan hürriyet düşüncesiyle, on sekizinci asırda Fransız İhtilâli'yle tanıdığımız hürriyet telâkkisi birbirinden farklı olduğu gibi, kapitalistlerin hürriyet anlayışları da komünistlerinkinden çok farklı bir görünüm arzetmiştir. Carlyle ona farklı bakmış.. Goethe onu değişik şekilde tefsir etmiş.. Ruskin onunla alâkalı garip yorumlar getirmiş.. Hölderlin onu sırlı bir büyü gibi göstermiş.. Marx onu insanda hayvânî duyguların salıverilmesi şeklinde anlamış.. Nietzsche ise onunla alâkalı yorumlarını bir çılgınlık felsefesi şeklinde ortaya koymuştur.

Günümüzdeki hürriyet telâkkisi ise, geçmişteki bu değişik mülâhazaların yeniden yorumlanması ve bu yorumlara göre kitlelerin mantık, muhakeme görünümlü, ama his ve hevâ yörüngeli serâzad ve çakırkeyf olmaları şeklinde algılanmaktadır.. ve tabiî böyle bir anlayışın beraberinde bir hayli olumsuzluk getireceği de kaçınılmazdı ve öyle de oldu. Bu dönemde dine karşı farklı bir tavır sergilendi.. milliyet fikri fısk u fücurla eş tutuldu.. tarih ve tarihî hadiseler değişik bir menşûrdan geçirilerek değerlendirildi.. idare, iktisat ve siyaset bütün insanî değerlerin önüne çıktı; çıktı ve insan ekonomik bir hayvan olarak yorumlandı.. hülâsa çağımız farklı bir deha veya çılgınlığın elinde âdeta, bir gariplikler çağı haline geldi. Bu arada, sinema, tiyatro ve edebiyat bu yeni anlayışın propaganda müesseseleri olarak, medeniyetin levsiyatını da güzelliklerini de, tabiî daha çok da levsiyatını, toplumun hemen her kesiminde en mükemmel şekilde temsil ederek, hasımların gözlerimizi kamaştıran o büyülü dünyalarını (!) hayatımızın bir parçası haline getirdi -şimdilerde yatak odalarımıza soktuğu da söylenebilir- ve bizi kendi milletimize, kendi değerlerimize rağmen, içinden çıkılmaz bir yabancılaşmaya sürükledi. …Öyle ki, kendi tarihî dinamiklerimizden, mânâ köklerimizden habersiz yaşarken, hattâ yanıbaşımızdaki komşuda olup-biten şeylere karşı lakaydâne davranırken, Amerika, Avustralya veya Uzak Doğu'daki insanların evlerinin en ücra köşelerindeki iç çekişlerini ve heyecanlarını merak eder ve duyar hale geldik. Ve tabiî bu arada ahlâklarını benimseyip taklit etmeyi ve levsiyatlarını yakın takibe alıp izlemeyi de. Bu yeni telakki bir illüzyon ölçüsündeki müessiriyetiyle, toplumu derdest edip öyle avucunun içine aldı ki, bugün, pek çoğumuz itibariyle istesek de artık onun cazibesinden kurtulmamız mümkün değil...

Bu dönemde maruz kaldığımız çılgınlıklar, bundan önceki çağların dehasının önüne geçti. …Öyle ki, kendi örf, âdet ve geleneklerimizi tamamen kapı dışarı ederek ülkeyi bir baştan bir başa âdeta serbest bölge haline getirdik. Bu bulanık dönemde haysiyet ve şerefimiz payimâl oldu; milli gururumuz defaatle rencide edildi ve varlığımızın esası sayılan tarihî dinamikler bir bir bünyemizden sökülüp atılarak, bu ölümsüz değerlerin yerleri çocuksu heveslerle, aptalca fantezilerle doldurulmağa çalışıldı. İnançların yerine ruhlarımıza ilhad pompalandı.. her yerde nihilizm, halaskâr bir düşünce gibi alkışlandı.. kalbî ve rûhî hayatımız tezyif edilerek hemen her kesimde kaba cismâniyet ve beden nesilleri yetiştirilmeye çalışıldı. Derken, nefsânilik aldı yürüdü.. ve çakırkeyf nesiller kendilerini, uyuşturucudan müstehcenliğe kadar hemen her toplumu çürüten bir korkunç levsiyat içinde buldular.

Cinsî hayat, en masum tasvirlerde bile, temiz ruh ve safî gönülleri baştan çıkaracak açıklığa ulaştı -edebimiz buna hayâsızlık demeye müsaade etmiyor- öyle ki, bütün insanî duygular, diş-damak-yemek borusu ve tenasül uzvunun azat kabul etmez köleleri şeklinde yorumlandı veya öyle gösterildi. Annesinin memesini emen masum yavruların en masum davranışlarında bile Freud'çu düşüncenin izleri arandı veya bulunduğu iddia edildi. Böylesine cinsî temayüllere zimamı kaptıran insan şuuru, artık üniversite kürsülerinde, araştırma merkezlerinde, okul laboratuarlarında, gazete, mecmua ve porno kasetlerinde, hatta yatak odalarına kadar girebilen radyo ve televizyonlarda hep bedeni aramaya, bedeni dinlemeye ve bedeniyle oturup kalkmaya başladı. Böyle bir atmosferde, iffet, namus ve hicabın, cismâniyetin azgınlığına karşı mukavemet etmesi oldukça zordu; zordu, zira, nefsânî duygular, çeşit çeşit tahrik, teşvik primleri ve insan tabiatını baskı altında tutan bir kısım dürtüler yüzünden sürekli bir açlık yaşıyorlardı. Şimdilerde, tamamen bedenî bir varlık haline gelmiş ve her zaman iştihalarını tatmin peşinde koşan, koşan ve asla doyma bilmeyen bu insan bozmalarının şuurlarındaki ihtilaç ve mücadeleleri bir düşünün; bunları en kahramanca karşı koymalarla bile aşamayacakları beşerî zaafların gayyalarında görecek ve acıyacaksınız..

Şayet ona da çizgi denecekse, hayatlarını bu çizgide sürdürenler, sürdürüp bu acayip hürriyet mülâhazasıyla (!) bu yüzsüzler yolunu yol kabul edenler, ahlâk ve faziletin yerine, hayatın dinamosu deyip cinsiyeti yerleştirdiler. Ne acıdır ki, bunu plânlayıp gerçekleştirenlerin yüzlerinde, en küçük bir hayâ emaresine rastlamak da mümkün olmadı. Kim bilir, böylelerinin karanlık dünyasında, daha ne değerlerin alt-üst olduğunu görecek ve ürpereceğiz! İlhadla yaygınlaşan bunalımlar, Allah'la irtibatsızlıktan kaynaklanan tatminsizlikler, bedeni ve cismâni hayatın öne çıkmasıyla meydana gelen türlü türlü illetler -adlarına temas etmeyi hayâ anlayışımla telif edemediğim için bilhassa bu illetleri tasrih etmedim- uyuşturucu ağına yakalanmış nesillerdeki inkırazlar.. bohemleştirilen gençlik, otel sakinlerinden farksız hale getirilen aile, anarşiye açık yığınlar -gerçekleşmesin inşâallah- ufukta görülen bu olumsuzlukların sadece birkaçı...

Eğer hürriyetin, bu kabil yanlış yorumlara açık mânâlandırılmasından vazgeçilmez ve onun suistimal edilmesine karşı gerçek çerçevesi belirlenmezse, milletçe daha çok kurbanlar verir ve ruhî erozyonlara maruz kalarak kat'iyen belimizi doğrultamayız. Bu ölçüsüz serbesti, şimdi olduğundan da fazla yakın bir gelecekte genç nesillerin iflâhını keseceği gibi, onları bunalımdan bunalıma atacak ve inkırazlara sürükleyecektir.

Bizden evvel de dünyanın değişik yörelerinde, böyle serâzadlar hürriyeti yaşandı; ama levsiyatı görülünce hemen çaresine bakıldı. Bir zaman ömürlerini hürriyet rüyalarıyla geçiren A. Comte'lar, E. Renan'lar, Ch. Maurrus'lar bu aşırı ve çılgın hürriyet telakkisinin bir kısım insanî değerleri tahrip etmesi ve kendi aleyhinde işlemesi karşısında âdeta birer hürriyet düşmanı kesildiler. Bunların ilk hallerinin ifrat olduğunda şüphe yoktu.. ve tabiî son durumları itibariyle de gidip tefritin en korkuncuna saplandılar.

Şimdi yaşanmış bunca fezâyî ve fecâyî görmezlikten gelerek hürriyete had ve sınır! diyenleri, hürriyet düşmanı sayarak sorgular, hatta onları cezalandırmaya kalkarsak, bizim hürriyet telakkimizle yetişen çakırkeyf nesiller de hem bizi, hem de türlü türlü illet ve iptilalarla kendilerini ve tabiî aynı zamanda milletimizi cezalandıracaklardır.

Sızıntı, Kasım 1995, Cilt 17, Sayı 202

İlim Aşkı 12/12/2007 tarihinde admin YAZDI

Yeniden ilim aşkını ve düşünce iradesini elde etmeye çalışırken, realiteler görmemezlikten gelinmemeli ve tecrübeler de gözardı edilmemelidir. Evet, realite duygusu, aklın nezaretinde, vicdanın kontrolünde; görme, işitme, tatma, koklama ve dokunma kabiliyetlerimizle aynı çizgide değerlendirilmeli.. ve ilim yuvaları, bilim araştırma merkezleri ve bu istikametteki konferans, sempozyum, panel şeklindeki çalışmalar hep bu düşünceye omuz vermeli ve gönüllerimizde ilim aşkı, ilim heyecanı uyarılmalıdır. Sebepler dairesinde sebeplere riayet bir vazife, onları görmemezlikten gelmek ise bir cebriliktir.

Orta yol, sebepleri gözetmede en küçük bir boşluğa dahi meydan vermeyecek kadar tedbirli ve temkinli olmak, Allah'a itimat ve güvende de başka hiçbir şeye takılmama ölçüsünde mütevekkil bulunmaktır. Sebep-netice, illet-mâlul arasındaki münasebetler muteber sayılmalı ama, düşünce dünyamızda koyu bir determinizmaya da yer verilmemelidir. Olsa olsa orta yol mülâhazalı bir şartlı determinizmaya kapı aralanabilir. Böyle bir tevil esnekliği ne derece mazur görülür bilemeyeceğim ama, bizim dünyamızda da, illiyet ve tenasüb-ü illiyet prensipleri üzerinde bu kadar olsun durulmuş ve değişik değerlendirilmelere gidilmiştir.

Eğer cebri determinizma, aynı sebeplerin, aynı ortamda aynı neticeleri doğurmasının adı ise, şartlı determinizmaya mülâhaza dairemizin açık olduğu kendi kendine ortaya çıkacaktır. Şimdi bu mülâhazaları bizim ölçülerimiz içinde ele alacak olursak, fizik dünyasında cereyan ettiği ölçüde olmasa bile, içtimâiyatta dahi belli nispette sebep-sonuç meselesi her zaman söz konusu olabilir. Bu itibarla da, bugünkü hareket ve davranışlarımızın toplumda, yarın ne tür bir netice vereceğini şimdiden düşünmemiz icap edecektir. Bununla, ferdî ve içtimâi hayatımızın, bir nizam ve âhenk içinde sürüp gitmesi için, önceden bir plânın bulunması ve konuyla alâkalı her şeyin bu plân çerçevesinde gerçekleştirilmesi lazım geldiğini vurgulamak istiyoruz.

Evet, bugünkü toplumun yarınki varlığı, bugünkü devletin yarınki bekası, hatta devletlerarası muvazenede yerini alması, işte böyle bir plân ve böyle bir ilk teşebbüse bağlıdır ki, bu da, bugünle beraber yarınların, yarınki netice ve sonuçların çok iyi resmedilip belirlenmesi, değişik ihtimal ve alternatifleriyle dosyalanıp disketlere alınmasıyla mümkün olacaktır. Yoksa, içte ve dışta sürpriz hadiselerle karşı karşıya kalmamız kaçınılmazdır.

Eğer bugünkü mektepler, mekteplerdeki müfredat programı; üniversiteler ve bu yüksek ilim yuvalarında sistem; bakımevleri ve kimsesiz çocuklarla alâkalı projeler; okullardaki talebeler ve onlarla ilgili tasarılar; camideki cemaat, kışladaki asker, karakoldaki polis, devlet dairesindeki memur, fabrikadaki işçi ve bunlarla alâkalı temel disiplinler bugünümüz ve yarınlarımız açısından nazara alınıp, sebep-sonuç mülâhazasıyla değerlendirilmezse, yarın bu müesseselerin yetiştirdiği çıraklardan hiçbirinin kargaşaya alet olmayacağına teminat verilemez.. beş başı mamur insan yetiştirdiğimizden söz edilemez.. toplumun huzuru adına güvence verilemez.. ma'bed misyonunu yerine getiremez.. okul ma'bed kutsiyetine ulaşamaz.. kışla peygamber ocağı olma imtiyazını koruyamaz.. ve yığınlar derbederlikten kurtulamaz.

Her şey, bir başka âlemde hazırlanıp imdadımıza gönderilecekmişçesine evlerimizde oturup sürpriz şeyler bekleyemeyiz.. dahası, hayatın içinde miyiz, değil miyiz bunu çok iyi belirlememiz gerekir. Eğer bir toplumda: Ünsan bu dünyada vaktini iyi geçirmeye bakmalı.. gelecek adına çok fazla kafa yormaya gerek yok.. (Ömer Hayyam'ca) geçmiş gelecek masal hep; eğlenmene bak ömrünü berbat etme.. ye-iç hayatın keyfini çıkar.. dünyayı sen mi kurtaracaksın?. ‚ok fazla düşünme delirirsin.. Allah'ın nimetlerinden istifade etmek de bir ibadettir... gibi -bazıları düşünce olarak doğru olsa da- mülâhazalar söz konusu ise, o toplum ruhta ve mânâda ölmüş demektir. Böyle bir toplumda aydına ve idareciye düşen vazife, o toplumu her kesimiyle bu korkunç düşünce inhirafından ve ruh kaymasından kurtarıp onu yüksek hedeflere yönlendirmek ve ilim düşüncesiyle aydınlatmaktır. Aksine, kitlelere gerçek ilim aşkı ve düşünce ruhu aşılama yerine onları günlük politikalarla sersemleştirir ve iktidar değişmeleriyle her şeyin farklılaşacağına inandırmaya kalkarsak, toplumu bütün bütün problem kaynağı haline getirmiş oluruz. Kaynağı toplum olan problemleri ne gücün düşüncelere baskısıyla, ne de zirvedekilerin sandalye münâvebeleriyle halletmek mümkün değildir. Kaldı ki bu problemleri bir kere çözseniz bile, değişen şartlar, farklılaşan dünya sürekli karşınıza yeni yeni problemler çıkaracaktır. Bu itibarla da, her köşe başında önümüzü kesmiş bizi bekleyen bu problemlere karşı, hakikat aşkı, ilim aşkı, düşünce aşkıyla mücadele etme mecburiyetindeyiz.

Varlık, her zaman bir değişim ve tekâmül süreci içinde bulunduğuna göre -biz bu tekâmülü, evolüsyoncuların anladığı mânâda bir değişim ve dönüşüm şeklinde düşünmüyoruz- bizim varlık ve hadiselerin dışında kalmamız, kendi kendimizi her şeyden tecrit etmemiz mânâsına gelir ki, bu da kâinatın dönen dolaplarıyla müsademe etmek demektir. Aslında kâinattaki bu yenileşme ve gelişme esprisini kavramadan ne hilkati, ne insanoğlunun misyonunu ne de insan gerçeğini anlamak kabil değildir.

Bu âlemde sürekli, cansızlar hayata koşar.. hayat şuur ve idrake yürür.. karanlık-ışık tenavübü bir devr-i daim içinde döner durur.. ve her şey birbiri üzerinde basamaklaşarak gider bir marifet ufku teşkil eder.. evet, büyük-küçük bütün ırmak ve çayların akıp denizlere ulaşması gibi, eşya ve hadiseler de tıpkı bir çağlayan gibi hiç durmadan sonsuza akar.. ve ummana ulaşmak için hep başını taştan taşa vurarak koşar; koşar ve her şeyin, hepimizin gâye-i hayâli sayılan biricik hedefe ermeye çalışır. Bizim de, böyle iktidar ve mukavemetimizi aşan bir gayret ve hamleyle, şuur ve irade destekli böyle bir çağlayana kendimizi salarak geleceğe akmamız lazım. Aksine varlık ve hayat kendi tekamül vetirelerini yaşarken, yürüyen merdivenlere uygun binilmediğinde ve dönen kapılar usulünce geçilmediğinde başa gelen şeyler gibi, kainattaki umumi ahenge tevfiki hareket edilmeden gerçekleştirilmek istenen her teşebbüsün de, oluşum, gelişim ve tekamülden bir tekme yiyerek bir kenara itilmesi mukadderdir.

Biz, mübarek bir dönemde kendi tekamülümüz adına, Batı da kendi Rönesansı hesabına, insanoğlunun birkaç bin senelik bilgi birikimini değerlendirerek, yukarıda temel dinamiklerini arz etmeye çalıştığımız esaslar muvacehesinde biz de onlar da belli noktalara ulaştık ve belli bir yere geldik.

Şimdi eğer, bir yeni oluşumdan doya doya nasibimizi almayı düşünüyorsak -ki mutlaka düşünmeliyiz- yukarıda sık sık dolaylı da olsa temas ettiğimiz dinamikleri bir kere daha gözden geçirerek, bunları mutlaka toplumun her kesimine maletmeliyiz.

Evet, bu esaslar ve bu esasların ifade ettiği ruh ve mânâ zımnen dahi olsa toplumun ruhuna sindirilmeli, örflerimiz, âdetlerimiz içinde yeşerip kök salmaları sağlanmalı; aile, mektep, ma'bed, kışla gibi toplumun hiçbir kesimi bu ruh ve bu mânâdan mahrum bırakılmamalıdır. ‚ocukların ruhu daha ilkokul sıralarında bu mânâ ve bu ruhla yoğrulmalı, onlarla şahlandırılmalı ve daha sonraki dönemde de doz ayarlaması yapılarak onların ruhlarına hep aynı duygu ve aynı düşünce mutlaka içirilmelidir.

Aslında, ilmin kendisinden daha mühim olan bir şey varsa o da, ilim zihniyeti ve bu zihniyetin dayandığı prensiplerin ruhlara nakşedilmesidir. ‚ok erken yaşlarda başlayıp, belli dozlarla gençliğin ruhuna duyurulmaya çalışılan bu husus en az ana sütü kadar önemli ve o kadar da yararlıdır. Dahası bu ilim aşkı ve ilim ahlâkı, yediden yetmişe toplumun her ferdine behemehal aşılanmalıdır ki, cemiyetin değişik kesimleri arasında, düşünce, felsefe ve kültür farklılığından dolayı sürtüşmeler olmasın ve yığınlar teâruzların ve çekişmelerin ağında müsademe ve çözülmeler yaşamasın..

Bu hususun ahlâkî buudu, başlı başına tahlili gerektiren bir konu olması itibariyle şimdilik ileride hususi bir tahlil deyip geçiyorum.

Sızıntı, Mayıs 1996, Cilt 18, Sayı 208

İlim Düşüncesi 12/12/2007 tarihinde admin YAZDI

Her zaman bir coşkun sel gibi kükreyerek istikbale akan ve yerinde göz kamaştıran bir bahçeye de benzetebileceğimiz, her yanından canlılık fışkıran bu dünya, insanın mütâlâasına sunulmuş bir kitap, temâşâsına arz edilmiş bir meşher ve nihayet müdahale etme hakkıyla bizlere tevdi edilmiş bir emanettir. Böyle bir emanet karşısında insanın vazifesi ise, mütâlâasına sunulan bu kitabı okuyup perde önünü ve perde arkasını kavrayıp yorumlamak; bu sırlı meşheri tetkik edip ihtiva ettiği mânâları değerlendirmek; ve bu emaneti bugünkü-yarınki insanların yararlanabileceği şekilde işletmek iradesidir. Siz isterseniz, varlık ve insan arasındaki bu münasebete ilim de diyebilirsiniz..

İlim, tek başına herhangi bir milletin malı değildir. Hele Batılıların asla.! İlmin çocukluk dönemi ile insanlığın çocukluk dönemi aynı zamana rastlar.. ve aynı düşünce yamaçlarının, aynı gayret vadilerinin ürünüdür. Batı, bilhassa tecrübi ilimleri, yeni bir değerlendirmeye tâbi tutacak olgunluğa ulaştığında, o güne kadar diğer milletlerin düşünce salıncaklarında; hususiyle de Asya kavimlerinin beşiklerinde hem de ne nazla sallana sallana belli bir kıvama gelmiş bulunan bilim, yeni Batı medeniyetinin ilk hamlesi, belki de ilk rampası sayılan Rönesansla, yarınların ilim düşüncesine de açık halihazırdaki şeklini almıştı.

Batı onu, eski kaynaklarından özümleyip alırken, ilim ahlâkıyla alâkalı hususları da ihmal etmemişti. Gerçi o, ilmin neşet ettiği yerleri ve geçiş yollarını belli ölçüde çarpıttı ama, onun menşeindeki ahlâkiliği, aşk u şevki, azim ve kararlılığı ilmin orijini gibi hep göz önünde bulundurdu. Zaten bilim de bir müze malı, bir şöhret plaketi ve başkalarının temâşâsına sunulan bir meşher metaı olarak da alınamazdı. O, içinde geliştiği toplumun damarlarına kan gibi yayılacak ve ona değişen her günün havasını fısıldayacak bir hayat cevheri gibi alınmalıydı.. ve bir ölçüde öyle de alındı. Aksine o, sadece yazılı metinler olarak aktarılacaktı ki, bence kitaplarla, disketlerle aktarılan bilgiye bilgi demek mümkün değildir.

Eğer gerçek ilim, hiçbir çıkar gözetmeden zekanın sonsuzluğa yönlendirilmesi, mutlak hakikatin keşfedilmesi istikametinde varlığın tekrar ber tekrar yorumlanması ve hedefe ulaşma konusunda gerekli koordinatların yerli yerinde kullanılması ise -ki Batı Rönesansa yürürken meseleye böyle yaklaşmıştı- onu bu dinamiklerinden tecrit ederek bir yere varılamayacağı açıktır. Eğer Batı insanının ruhuna gerçeğin aşk ve fikrini aşılayan Hıristiyanlık ise, farklı bir buudda, kısmen de olsa, bir dönemde bizim de gerçekleştirmeye muvaffak olduğumuz büyük yeniliğin temelinde, namütenahilik esasına dayanan din” düşünce ve bu düşünceden doğan acz u fakr derinlikli aşk u şevk vardı. O güne göre bilimin önemli bir kaynağı sayılan vahiy derinlikli ilim düşüncesi, çağın devâsâ kametleri tarafından kusursuz temsil edilebiliyor ve sonsuzluk duygusuyla meshur bu aşkın düşünceler, hem de araştırmaya hiç mola vermeden hep namütenahi diyorlardı. Bu ölçüde bir temsil sayesinde akıl, mantık birer aydınlık kaynağı gibi çevreye ışık yağdırıyor ve bu nurların ruhlara sinmesiyle toplum çapında yepyeni bir ilim düşüncesi meydana geliyordu. Cemiyetin hiçbir kesiminden tepki almayan ve bütün fertleri tarafından ilâhi bir mesaj gibi kabul edilen, hatta bir ibadet neşvesiyle üzerinde durulan ilim düşüncesi, eğer bu ilk feveran esnasında, Asya'daki hercümerc ve Anadolu'daki haçlı tahribatına maruz kalmasaydı -Allah bilir- dünya bugünkünden çok daha aydınlık, düşünce hayatı daha engin, teknoloji daha mûnis ve ilimler daha ümit vaat edici olacaktı. Zira, İslâm'ın insanımıza kazandırdığı sonsuzluk düşüncesi, insanlığa yararlı olma mefkûresi, eşya ve hadiselere müdahale etme sorumluluğu, dünyada her yerde bulunandan daha fazla bizde vardı...

Evet, ilmi düşüncenin ruhu ve esası sayılan şahsiyet ve karakter, ancak hakikat aşkına dayanırsa istikbal vaat eder. Bu da, yapılan işlerde herhangi bir hırs, çıkar düşüncesi ve dünyevilik bulunmamasına bağlıdır. Böyle herhangi bir çıkar düşüncesi, menfaat mülâhazası gözetmeden varlık ve eşyayı temâşâ edip tanıma, tanıyıp değerlendirme, hakikat aşkının bir diğer adıdır ki; ona sahip olanın ulaşamayacağı şâhika yoktur. Bunun aksine, menfaat tutkusu, şahsi çıkar mülâhazası ve bir kısım ideolojik saplantılar içinde, hakikat aşkı gelişemeyeceği gibi, ilmî düşünce de gerçekleştirilemez; gerçekleştirilemez zira böyle saplantılar anaforu içinde verilen mücadele hakka karşı bir savaştır ve tabiî bu savaşın mağduru da ilimdir, insanlıktır.

Evet, ihtiraslar ve egoizmanın baskısı altında oluşturulan organizasyonlarla ne sağlam bir düşünce, ne ilim sistematiği ne de netice vaat eden bir aksiyon meydana getirilemez. Getirilmesi bir yana bir zift gibi içimizi saran bu baskıcı güçler, bizi temel düşüncelerimize zıt bir noktaya sürükleyecekleri gibi, taassup, bağnazlık, fanatizm sözcükleriyle ifade edeceğimiz dış baskı ve zorlamalar da hakikat mülâhazasına açık düşünceleri hayata geçirmemize imkân vermeyecektir. Zaten, düşünmeden bir mülâhazayı hemen kabullenmek, bir şahsı veya bir zümreyi bilâ kayd u şart başkalarına tercih etmek, bazı kimseleri pohpohlayıp göklere çıkarmak, zamanla akl-ı selimden ve riyâsız ruhlardan tepki alacak davranışlardandır. Bir düşünceyi, bir şahsı kabullenmek, hatta onu başkalarına tercih etmek her şeyden önce bir inanç işidir. Hem de bir kısım gerçek sebeplere dayanan bir inanç işidir. Önce inanmayan sonra kabullenemez.. kabullenmeyen takdir edemez.. muhabbet duymayan beraber olamaz.. aşık olmayan herhangi bir şeyin arkasına düşemez. Şimdi siz, bütün bu olmazları hiçe sayarak dış baskılarla bazı şeyleri gerçekleştirmeye kalkarsanız, maksadınızın aksiyle tokatlar yer, sevdirmek, kabul ettirmek istediğiniz kimselere karşı nefret uyarır ve tepki toplarsınız. Ama ne acıdır ki, bugün bağnazlık ve ihtiras bazılarının gözlerini kör ettiğinden aklın bedahetine rağmen çokları gül ararken dikenlere takılmakta ve sevgi arkasında koşarken nefretlere körük çekmekte..

Bence, günümüzün aydınlarının, hatta mektep ve medyanın, eğer insanımıza bir iyiliği olacaksa, bu iyilik onu bağnazlık, ihtiras ve fanatizmin öldürücü atmosferinden kurtararak gerçek insanî değerlere yönlendirme şeklinde olmalıdır. İlk dönem itibariyle bizde daha sonra Batıdaki yenilenme hamlelerinde, bu kabil duygu ve tutkulardan arınma hareketi birinci ameliye kabul edilmişti. Oysa ki son bir-iki asırdan beri, bizdeki değişim ve dönüşümleri planlayanlar, eğer, daha işin başında, ma'şeri vicdanda böyle bir arınma şuuru ve başkaldırma düşüncesi uyarabilselerdi bugün, beklenen inkılâpların en büyüğü gerçekleşmiş olacaktı.

Halbuki, bizdeki hemen bütün yenilikler, bazı kimselerin, biraz da dış manipülasyon ve baskılarla bir kısım bayağı arzulara hizmetten ibaret kalmıştı.. evet bu talihsiz dönemde bazı aydınlar ve bazı imkân sahipleri, sırf kendi keyif ve çıkarları için hem birkaç asırlık birikimi hem de çok ciddi bir metafizik gerilimi hiç olmayacak şekilde israf edivermişlerdi. Rica ederim, ilim düşüncesinin önemli bir dayanağı sayılan düşünce ve ilim hürriyeti, bir kısım ilim ağalarının heveslerini gerçekleştirmek ve ideolojik saplantıları olan bazı kimselerin işlerini kolaylaştırmak için midir? Ama ne acıdır ki, yıllardan beri bu bahtsızlar ülkesinde pek çok iş hep böyle olagelmiştir.. bir kesim burnunu dikmiş, dişlerini sıkmış ve avazı çıktığı kadar: Yobazlar, gericiler, dünyayı Orta ‚ağ karanlıklarına sürüklemek isteyenler, falanın düşmanları, filanın düşmanları diye bağırmaya başlamış; buna karşılık diğer bir kesim de, aynı eda ve üslûpla: Küfür yobazları, fanatik mülhitler, muhakemesiz mukallitler, imansız zındıklar karalamalarıyla, bu kategori içinde mütâlâa edeceği binlerce, milyonlarca ruhu rencide etmiş ve vicdanları baskı altına almıştır.

Şimdi sorarım size; insanların beynine vura vura, onlara kendi düşüncelerini kabul ettirmeye çalışan ve fikirleri baskı altına almak isteyen bir toplumda, ilim aşkından, yenilikten ve kolektif şuurdan bahsetmek mümkün müdür? Ruhların böylesine ezildiği, düşüncenin çelimsiz kaldığı, aşkın öldürüldüğü ve insanî değerlere saygının sıfırlandığı bir cemiyette olsa olsa yılanların, akreplerin, ezilme ve öldürülme korkusuyla iğne ve dişlerini geçirip zehirlerini boşalttıkları gibi, ısırmalar, sokmalar, zehir kusmalar ve öldürmeler olur...

Yeryüzü, insana insanca davranmayı, insanî değerlere saygılı olmayı, sevgiyi, aşkı, müsamahayı dinlerle, hususiyle de İslâm diniyle tanımıştır. İnsaflı bir bakış ve muhakemeli bir tarayışla Kitap, Sünnet ve Selef-i Salihin'in yaşayışları incelendiğinde, İslâm'ın, ahlâk, fazilet ve aşk etrafında örgülendiği görülecektir. Bilhassa İslâm'ın kitabı Kur'ân, insafla mütâlâa edilebilse O'nda, ilim aşkı, insan sevgisi, adalet duygusu ve nizam düşüncesinin nümâyân olduğu müşahede edilecektir. Vakıa, bazı ahvalde dinin temel kaynağı olan bu mübarek kitap, bir kısım çıkarcıların elinde bir kazanç vesilesi veya kin, nefret ve gayızla oturup-kalkan insanların dilinde bir intikam alma ve tatmin olma vasıtası yapılmak istenmiştir, ama; bu iş ve bu düşünceler o kitabın sesi, soluğu değildir; onu kendi hesaplarına konuşturmak isteyen bahtsızların homurtularıdır.. zaten, bütün sermayesi bu kabil homurtulardan ibaret olan bir kısım ses ağalarından ve sanatkârlardan başka bir şey beklemek de mümkün değildir.

Bir garip husus da şu ki; Allah'ın, kainatın bağrına serpiştirdiği ruh, mânâ ve muhtevayı dile getiren bu ezelî hutbeyi istismar etmek isteyenler uyarılacağına, dinin ruhuna cephe alındı ve o temizlerden temiz kaynak bulanık gösterilmeye çalışıldı.. derken, yılan, akrep zaafı türünden zaaflar çatışması başladı.. ve bu mübarek dünya bir baştan bir başa şuursuzca vuruşmaların arenası haline getirildi. Artık her yanda, hırsların, kinlerin, nefretlerin hay huyu duyuluyor ve her taraf mukabele-i bilmisil kaide-i zalimanesinin homurtularıyla inliyordu. Ve tabiî arada kaza kurşunuyla giden yine bizim şerefimiz, pâyimâl olan bizim ruhumuz, sürüklenip bir kenara itilen bizim ilim aşkımız ve öldürülen de bizim ilim düşüncemizdi.

Bu garip dönemin karakteristik özelliklerini şöyle hülasa etmek mümkündür: Düşünceler olabildiğine dekolte, davranışlar alafranga ve sun'i, üslûp taklitçi ve hemen her zaman tahakküm edalı, başkalarını yok edip onun yerine geçme düşüncesi, hastalık halinde, herkeste korkunç bir kindarlık, her yerde zalimce düşüncelerin -onlara da düşünce denecekse- vuruşması ve her kesimde birbirini yutmakla beslenme hırsı...

Aslında, bunlar bizim dünyamızda olmamalıydı; zira bizim kitabımız adalet ahlâkı ve adalet aşkıyla gelmiş ve o güne kadar duyulmamış bir derinlik ve belağatla, müntesiplerine sürekli peygamberlik ruh ve mânâsını talim etmiştir. Onun neşrettiği nur sayesinde, niceleri kendilerini aşarak başkaları için yaşama çizgisine ulaşmış.. ve her biri, insanlığı sonsuza taşımaya azmetmiş birer ışık süvarisi olmuştur. her şeyi sonsuzluk aşkı etrafında örgüleyen ışık süvarisi.

Bunun böyle olması gayet tabiiydi; zira Kurân'la gelen bu din, bütünüyle mükemmel ve gâye-i hayâl diyebileceğimiz bir sistemin adıdır.. ve bu sistemin esası, imandır, muhabbettir, aşktır, Allah rızasını arama yoludur.. ve her zaman inkılâp ve tekâmül tabiatlı ve tekâmül tabiatı da sonsuza açık olma hudutsuzluğunu hâizdir. Onun Peygamberi'nin hayat-ı seniyyeleri, bütün bu hususiyetleri ifade eden en canlı örneklerle doludur. Ama gel gör ki, bugün O, ağızları levsiyatla köpüren bir kısım inkârcıların hasmane tavırlarıyla, dostluğun gerektirdiği vefayı gösteremeyen birkaç düzine dost kılığındaki bilgisiz, görgüsüz cahillerin umursamazlığı arasında âdeta bir berzah hayatı yaşamakta.. O'nun düşmanlarının ne düşündüğü bellidir. Bari dostları vefalı olabilseydi!

Evet, bizim bilgi aşkımızı söndüren, kolumuzu-kanadımızı kırıp irademizi felç eden en büyük düşmanımız veya milletçe esaretimizin gerçek sebebi, işte bu vefasızlığımızdır. Düşmanların cefadan usanacağını bekleyeceğimize, keşke biraz da vefa diyebilseydik!

Bu âlemde sürekli, cansızlar hayata koşar.. hayat şuur ve idrake yürür.. karanlık-ışık tenavübü bir devr-i daim içinde döner durur.. ve her şey birbiri üzerinde basamaklaşarak gider bir marifet ufku teşkil eder.. evet, büyük-küçük bütün ırmak ve çayların akıp denizlere ulaşması gibi, eşya ve hadiseler de tıpkı bir çağlayan gibi hiç durmadan sonsuza akar.. ve ummana ulaşmak için hep başını taştan taşa vurarak koşar; koşar ve her şeyin, hepimizin gâye-i hayâli sayılan biricik hedefe ermeye çalışır. Bizim de, böyle iktidar ve mukavemetimizi aşan bir gayret ve hamleyle, şuur ve irade destekli böyle bir çağlayana kendimizi salarak geleceğe akmamız lazım. Aksine varlık ve hayat kendi tekamül vetirelerini yaşarken, yürüyen merdivenlere uygun binilmediğinde ve dönen kapılar usulünce geçilmediğinde başa gelen şeyler gibi, kainattaki umumi ahenge tevfiki hareket edilmeden gerçekleştirilmek istenen her teşebbüsün de, oluşum, gelişim ve tekamülden bir tekme yiyerek bir kenara itilmesi mukadderdir.

Biz, mübarek bir dönemde kendi tekamülümüz adına, Batı da kendi Rönesansı hesabına, insanoğlunun birkaç bin senelik bilgi birikimini değerlendirerek, yukarıda temel dinamiklerini arz etmeye çalıştığımız esaslar muvacehesinde biz de onlar da belli noktalara ulaştık ve belli bir yere geldik.

Şimdi eğer, bir yeni oluşumdan doya doya nasibimizi almayı düşünüyorsak -ki mutlaka düşünmeliyiz- yukarıda sık sık dolaylı da olsa temas ettiğimiz dinamikleri bir kere daha gözden geçirerek, bunları mutlaka toplumun her kesimine maletmeliyiz.

Evet, bu esaslar ve bu esasların ifade ettiği ruh ve mânâ zımnen dahi olsa toplumun ruhuna sindirilmeli, örflerimiz, âdetlerimiz içinde yeşerip kök salmaları sağlanmalı; aile, mektep, ma'bed, kışla gibi toplumun hiçbir kesimi bu ruh ve bu mânâdan mahrum bırakılmamalıdır. ‚ocukların ruhu daha ilkokul sıralarında bu mânâ ve bu ruhla yoğrulmalı, onlarla şahlandırılmalı ve daha sonraki dönemde de doz ayarlaması yapılarak onların ruhlarına hep aynı duygu ve aynı düşünce mutlaka içirilmelidir.

Aslında, ilmin kendisinden daha mühim olan bir şey varsa o da, ilim zihniyeti ve bu zihniyetin dayandığı prensiplerin ruhlara nakşedilmesidir. ‚ok erken yaşlarda başlayıp, belli dozlarla gençliğin ruhuna duyurulmaya çalışılan bu husus en az ana sütü kadar önemli ve o kadar da yararlıdır. Dahası bu ilim aşkı ve ilim ahlâkı, yediden yetmişe toplumun her ferdine behemehal aşılanmalıdır ki, cemiyetin değişik kesimleri arasında, düşünce, felsefe ve kültür farklılığından dolayı sürtüşmeler olmasın ve yığınlar teâruzların ve çekişmelerin ağında müsademe ve çözülmeler yaşamasın..

Bu hususun ahlâkî buudu, başlı başına tahlili gerektiren bir konu olması itibariyle şimdilik ileride hususi bir tahlil deyip geçiyorum.

Sızıntı, Nisan 1996, Cilt 18, Sayı 207

Muhakeme.net Blog Flux Directory