Ant-i diyalog masali
Başka renklerdede bakabilirsiniz Kırmızı renkte bakın Yeşil renkte bakın Mavi renkte bakın
Muhakeme.net Forumu

Peygamberimizi Değerlendirme 11/12/2007 tarihinde admin YAZDI

Bir eserde, "Peygamberimizin şahsının, peygamberliğine en büyük delil olduğu" zikrediliyor; aynı zamanda, O'na Siyer'de anlatıldığı şekilde şahsı açısından değil de, kendisinden çıkan ve etraf-ı âlemi kuşatan İslâm ağacı, İslâm medeniyeti nokta-i nazarından bakılması gerektiği söyleniyor. Ne dersiniz? O'nun şahsı da çok parlaktır. O, peygamberlik için gerekli bütün sıfatları bihakkın ve en kâmil manâda hâizdir: İmanı, Allah'a itimad ve tevekkülü, kendi misyonuna inancı, insanların nihayette inanacaklarına emniyeti, her bakımdan emin olması, âdeta tebliğ sevdalısı olup, her fırsatı tebliğ adına değerlendirmesi, ümidi, fetâneti ve şekli şemaliyle, en zirvede ve en mükemmeldir. Buna rağmen, bazılarının gözünü, yumurta değil de, kabuğunu kırıp ondan çıkmış tavus kuşu kamaştırır. Bazıları da, Siyer'de gördüklerini tam kavrayamaz ve ihâta edemezler. Bu bakımdan, O'nun âleme neşrettiği nur ve bu nurun ışık saçtığı dünya, kurduğu medeniyet, o zat hakkında Siyer'de verilen malûmat karşısında, yumurtaya mukabil tavus gibidir. Öyle ise, O'nu tam tanımak için daha çok tavusa bakmak lâzım.

Problem Çıkarılan Değil, Çözen İnsan Olma ve Sahâbe 11/12/2007 tarihinde admin YAZDI

Her insan, işine ölesiye sahip çıkmalı. Allah'ım, eğer Sen'in yolunda ve rızan istikametinde yapacağım bir iş varsa, beni yaşat; yoksa yaşamamın manâsı yok; beni alabilirsin" demeli. Kimse, kimsenin kusurlarını görmemeli, görse de örtmeli ve herkesi kucaklamalıdır.

Efendimiz (sav), problemleri çok rahat çözüyorlar; daha doğrusu, onları hiçbir zaman kördüğüm haline getirmiyorlardı. Huneyn Savaşı'ndan sonra çıkan problemi nasıl kolayca ve bir daha iz bırakmayacak şekilde çözmüşlerse; Mustalik Oğulları gazâsı dönüşünde baş gösteren problemi de, aynı şekilde hemen kaynağında boğmuşlardı.

İfk hâdisesindeki tavırları da başlı başına bir fetânet örneğidir: Pek çok kimsenin aldatılıp fitneye sürükleneceği böyle bir hadisede, yara almadan işin içinden sıyrılmak ve bütün nifak cephesinin planlarını boşa çıkarmak, gerçekten emsâli gösterilemeyen bir firâset örneğidir.

İfk hâdisesinde münafıkların yaydığı dedikodulara, Bedir ehlinden olduğu ve Hz. Ebû Bekir efendimizin yardımlarına mazhar bulunduğu halde, Hz. Mıstah b. Usâse de karışmıştı. Hâdisenin sadece bir iftiradan ibaret bulunduğu âyetle de tescil olunca, Hz. Ebu Bekir efendimiz, Hz. Mıstah'a yaptığı yardımı kesti. Hemen nâzil olan âyet, "Sizden fazl sahibi olanlar, yardımı kesmesin" diye ikazda bulununca, Hz. Ebu Bekir, hiçbir şey olmamış gibi yardımına devam etti. Leyl sûresinin son âyetleri onun hakkında geldiği rivayet edilir. O, sadece ve sadece "Yüce Rabbini hoşnut etmek isteyendi." Bu sûreden sonraki Duhâ sûresi, Efendimiz hakkındadır. İkisi arasındaki iktiran burada da dikkati çekmektedir. "Sıdkla gelen ve O'nu tasdik eden" âyetindeki, "sıdkla gelen," Efendimiz (sav), "O'nu tasdik eden" de Hz. Ebû Bekir'dir. Efendimiz, bir rüyasına dayanarak, onun halifeliği için "zayıf" tabirini kullanmışsa da, bu zayıflık, Hz. Ebu Bekir'in şahsı ve idareciliği için değildir. Hilâfeti yüklendiğinde, irtidad hadiseleriyle toplumdaki sarsıntılardan ötürüdür. O, bütün bunları önledikten sonra, Hz. Ömer zamanında yerli yerine oturacak olan sistemin temellerini atmıştı ki, Hz. Ömer, onun attığı bu temeller üzerinde yürüdü.

Aslında, Sahâbe'nin her biri bir kibrit-i ahmer gibidir. Halid, iki devlete karşı mücadele verir ve galip gelir. Ama, bir nefer olarak vefat eder. Said b. Zeyd, onun için, "Övülen biri olarak yaşadı ve İslâm'ın bir yitiği olarak gitti" der. Hz. Ebû Ubeyde ibn Cerrah'ın bir komutan olduğu bilinmezdi. Hz. Ömer, onu öne çıkarmış ve Yermuk'ta Hz. Halid'in yerine kumandan tayin etmişti ve Yermuk, Hz. Halid'le başlamış, Hz. Ebû Ubeyde ile tamamlanmıştı. Sa'd ibn Ebî Vakkas'ın iyi ok attığı bilinirdi de, komutanlığı yine bilinmezdi. Hz. Ömer, onu da keşfetmiş ve İran'la savaşan orduların başına getirmişti. Hz. Sa'd, burada nasıl bir kumandan olduğunu ortaya koyarak, tarihe "İran fâtihi" olarak geçti.

Çocuklara Sahâbe gibi olma duygusunu ta baştan aşılamak lâzım. Onlar: "Ben Hâlid gibi olacağım; Sa'd gibi olacağım; Hubeyb gibi olacağım…" duygu ve kararlılığı içinde yetişmeli; yetiştirilmeli."

Riya, Riyayı Tanıma ve Ondan Kurtulma 11/12/2007 tarihinde admin YAZDI

Başlangıçta herkesin riyaya düşebileceği, kulluk kapısından riya ile girileceği söylenir. Fakat kulluk, riya ile devam etmez; kul, ihlas yolunda mesafe kat’ ettikçe riyayı bırakır ve tam ihlâsa erdiğinde, artık onda riyanın eseri kalmaz. Başlangıçta herkesin riyaya düşebileceği, kulluk kapısından riya ile girileceği söylenir. Fakat kulluk, riya ile devam etmez; kul, ihlas yolunda mesafe kat' ettikçe riyayı bırakır ve tam ihlâsa erdiğinde, artık onda riyanın eseri kalmaz.

Bir diğer zâviyeden, riyayı tanımadan, riyanın ne demek olduğunu anlamadan insanın içine ihlâsı elde etme cehdi doğmaz. Riya yapıyor da hiç farkında değilse, o zaman ihlâsa hiç ulaşamaz. Halbuki, riya ile ilgili yazılan ve söylenenlere baktığımızda, çoğu davranışlarımıza riyanın nasıl da sindiğini, ama biz farkına varamadığımızı anlarız. İnsan, ihlâsa ulaşmak için uğraşırken riyayı tanır. Nasıl nefsin bilinmesi Allah marifetine ve Allah'ı tanımaya açılan bir kapıdır; Sokrates'in kendini tanı" tenbihi, ehl-i tasavvufun, "Men arefe nefsehu fe-kad arafe Rabbehû (Nefsini bilen, Rabbini bilir)" şeklinde hadis diye rivayet ettikleri söz bu gerçeği ifade etmektedir; bunun gibi, insan da, ihlâsı yakalamaya çalışırken riyayı tanır, o kapıdan girer ve adım adım, kademe kademe ihlâsa ulaşır. İnsan, yaptığı şeyleri belki de başta sun'i olarak yapar; manâsını, muhtevasını ve derinliğini kavramadan, sırf emrin gereği olduğu için yapar. Hattâ bu hususta emr-i Nebevî bile vardır. Meselâ, Efendimiz (sav), "Kur'an okurken ağlayın; ağlayamazsanız, kendinizi ağlamaya zorlayın." buyurmaktadır. Çünkü bu ağlama, zamanla tabiat haline gelir ve artık o kimse, duyulup duygulanılması gerekli hususlar karşısında artık hissiz, duygusuz, alâkasız kalamaz. Demek oluyor ki, başlangıçta riya diye yorumlayabileceğimiz bazı tavırlar tabiî görülebilir, görülmelidir de. Fakat insan, bilâhare, ister Cenab-ı Hakk'ın (cc) Zât, sıfât ve esmâsı adına belli bir ma'rifet ufkuna ulaştığından olsun, isterse başka sebep ve mülâhazalarla olsun, artık kendini kontrol altına alır ve kapıda vize ibrazında bulunma sayılabilecek davranışları bütün bütün bırakır ve halisane tavırlara girer; girer ve artık o, bir ihlâs yolcusudur; hep arar, bulduğunu az görür yine arar; daha daha arar.. bu şekilde hayatının sonuna kadar belki 50 ihlâs mertebesinden geçer ama, yine de "ihlâs" der, kıvranır. Zaman olur, o hale gelir ki, artık onun bütün duası ihlâstır; "Allah'ım, ne olur ihlâs" der; "ihlâs" der yatar, "ihlâs" der kalkar.. öyle ki, daha başka çok önemli şeyler ister; ama arada yine ihlâs demezse, döner, yine "ihlâs" der. Nasıl gökkuşağının altından geçeyim diye yürüdükçe, koştukça o sizden uzaklaşır, aynen onun gibi, ihlâslı kulluk da işte böyle vaslına erilmez bir sevdadır, insanı arkasından koşturur durur. Allah, bizi bu koşudan geri bırakmasın.

Riyanın pek çok çeşidi olduğu gibi, riyaya sebep olan faktörler de çoktur: gurur gibi, kendini beğenme gibi, kibir gibi hususlar bunlardandır. İnsan vardır, kibirinden dolayı müraîdir; insan vardır, kendini iç beğenmeye kaptırmış, kendi düşüncelerinin, kendi büyüklük psikozlarının altında ezilmiştir; bu sebeple de riyaya düşmüştür. Bazısı kalemiyle, bazısı düşüncesiyle, bazısı çok kitap karıştırmasıyla, bazısı bibliyografyadan haberdar olmasıyla, bazısı çok kişi tanımakla.. herkes, bir sebeple riyaya girebilir. Tehlikenin büyüklüğü ise, şahıstan şahısa değişir. Bir insanda çok ciddî mal hırsı, kazanma hırsı vardır; onunla ve sebep olduğu riyakârlıkla tehlikeye düşer. Bazılarında ise, böyle bir hırs yoktur; bunlar, "dünya nedir ki!" derler; ancak bakarsınız böylelerinde karşı cinse karşı bir za'f vardır. Kimisi korkaktır; o da korktuğunu göstermemek için riya yapar.. ve karanlıkta türkü söyler.

Riyayı fark etmede bazı emarelerden söz edilebilir. Meselâ, bir insan vardır: diliyle, irfanıyla, konuşmasıyla, tavrıyla mütevazi görünür, fakat kendinden dûn olan kimselerin yanında, bir de bakarsınız, hemen çalıma geçer. Demek ki o, gerçekten mütevazi değildir; kendinden yüksek birinin yanında yerlere kadar eğilmektedir. İşte bu da, ayrı bir firavunluktur. İhlâsın emaresi ise, mütegallibenin, zorbanın karşısında izzetli olmak, tabiri caizse, mağrur olmak; müminlere karşı da yüzü yerde bulunmak ve tevazu kanatlarını yerlere kadar indirmektir. İhlâs, süklüm-püklüm durmak demek değildir; ihlâs, kalbin Allah ile irtibatıdır; bu da, kendini ancak gayb hali ile şehadet hali arasındaki muvafakatla gösterir. Gece, hattâ yatakta bile ne ölçüde Allah ile birlikte iseniz; yatakta iken bile aklınıza geldiğinde ayaklarınızı toplayabiliyorsanız; yani gündüzünüz ve geceniz aynı ise, ihlâslı sayılabilirsiniz.

Evet, insan, kendi içinde sürekli bir mücadele yaşamalıdır ki, canlı kalabilsin. Bu mücadele bittiği anda insan da bitmiştir. Şayet içinizde, nefsinizle şu veya bu şekilde olan mücadeleniz devam ediyorsa, bu, bir hayat emaresidir. Evet, tıpkı vücudun, hastalık yapan bakteri veya virüslere karşı hararetinin yükselmesi gibi bir şeydir bu. Hararet varsa, vücudda hareket ve dolayısıyla hayat var demektir.

Günümüzde riya çok yaygın ve zannediyorum, dünya yaratıldığı günden bu yana, çağımızda görüldüğü ölçüde müraîlik olmamıştır. Çünkü, günümüzde riyaya sevk eden faktörler pek çok: ödüller, plaketler, alkışlar, övgüler, yarışlar, maratonlar.. millî gururlar, şahsî gururlar, cemaat gururları... O kadar ki, Allah'ı hiç hesaba katan yok gibi; her muvaffakiyet insana veriliyor ve insan, kendine ait olmayan bir sürü "mağsup (gasbedilmiş)" zaferle gurur duyuyor. İyi yazma, iyi konuşma, iyi söyleme, iyi anlatma... Aslında, her riyakâr fiil, her riyakâr söz bir yalandır. Hele bazı meslekler, bazı kesimler var ki, bunların her biri mücessem birer riya, mücessem birer yalan sayılabilir. İlâhî ihsanlar bile şahsî kabiliyetlerin bir buudu, bir uzantısı, bir lâzımı gibi takdim ediliyor. Allah, ihsan yağdırıyor; onlar ise, Allah'ın ihsanlarını Allah'a ulaşma adına kullanacaklarına, onları Allah ile aralarında perde yapıyorlar. Bir başka sahada, ikramlar, kerametler, keşifler, intak-ı bilhaklar, hiss-i kablel-vukular.. daha neler neler.. bunların hepsi Allah'tan. Fakat gel gör ki, nankör ve bencil insan, bütün bunları Allah'ı unutmaya vesile yapıyor. Oysa insan, en küçük bir nimette bile, başı dönmüş Mevlevî gibi cezbeye kapılıp dönmeli, "Allah'ım Sen'den, Allah'ım Sen'den" demelidir."

Salih Amel 11/12/2007 tarihinde admin YAZDI

Salih amel denilince, mutlaka dînî kaidelere uygun amelleri mi anlamak lâzım, yoksa tekvînî şeriata uygun ameller de salih amel kapsamına girer mi? Salih kelimesinin kendinden türediği fiil, hem sa-lü-ha/yas-lü-hu" şeklinde telâffuz edildiği gibi, "sa-la-ha/yas-lü-hu" şeklinde de telâffuz edilir; yani o, sülâsîlerin (üç harfli fiiller) hem birinci, hem üçüncü bâbından gelir. Fesadın, yani bozgunculuğun zıddıdır. Yapılan her işin sağlam, yerinde ve ıslah gayesiyle yapılması demektir. Bu da, hem dînin kaidelerine, hem de Şeriat-ı tekvîniyeye, yani Allah'ın kâinat ve hayat için koymuş olduğu kanunlara uygun davranmakla mümkün olur. "

Sebeplere Riayet ve İlâhî İrade'ye Muhalefetten Kaçınma 11/12/2007 tarihinde admin YAZDI

Allah'ın Meşietine vabeste hususlarda sabırsızlık göstermemek lâzım. İrade, insanın en önemli yanı, onu insan yapan gerçek husûsiyetidir ama, onun için bazen de bir dezavantaj olur. İrademizi Allah'ın iradesine teslim etsek, O'nun kâinat için, hayat için koyduğu kuralları çok iyi bilip, onlara hakkıyla riayet etsek, karışıp karıştırmasak, her şey çok daha iyi yürür. Eko sistem, insan eli değmeden nasıl aslî dengesi içinde yürüyor ve insanın yersiz müdahaleleriyle bozuluyorsa, içtimaî sistem de aynen öyle yürür. Helâl yolda kullanıldığında tenâsül adına hayırlı bir fonksiyon yüklenen şehvet, suiistimal edildiğinde nasıl insanı insanlıktan çıkarıyor ve en büyük günahlara meşcerelik yapıyorsa, bunun gibi, irade de, yerinde kullanılmadığı, yanlış yerde kullanıldığı, İlâhî İrade'ye muhalefet ettiği zaman, insanın başına belâlar açar.

İrade ve sebepler, Allah'ın fiillerimizi yaratmasında, çok küçük ve çok ince de olsa, bir esastır. Bunu yerli yerine kullandığımızda, İlâhî İrade'ye, Allah'ın rızasına râm olduğumuzda, O bize farkında olmadığımız öyle kapılar açar ki, biraz tefahhus ve tecessüs içinde olur, hayatımızı duyarak yaşarsak, bunun farkına varırız. Çokları insanın ledünniyatıyla meşgul olmuş, onun iç dünyasını araştırmıştır. Fakat biri var ki, bu sahaya çok daha iyi girmiş, çok derinlere inmiş. İnsanın diğer duyularına ilâveten, keşfettiği sâika ve şâika adlı iki histen daha bahsetmektedir. Ortada hiç sebep yokken içinizden bir şey yapmaya şevk duyar, bir yola, bir yöne sevk edildiğinizi hissedersiniz. İşte bu, O'na teslimiyetinize O'nun bir ihsanıdır. Size öyle ihsanlarda bulunur, sizi öyle işlere sevk eder ki, yaptıklarınızı yapmaya dâhîler muvaffak olamaz. Fakat burada bir diğer önemli şart daha var ki, her yaptığınızı Allah'ın ahkâmına uygunluk içinde yapacak, en doğru bildiğiniz kararlarınızı ve uygulamalarınızı bile günde birkaç defa test edecek, bu konuda büyükler ne demiş, vicdanınız ne diyor, onları dinleyecek ve talebinizde ciddî olacaksınız. O zaman, men talebe ve cedde, vecede – Talep edip, talebinin gereğini ciddiyetle yerine getiren, talep ettiğine ulaşır " sırrınca, ummadığınız, düşünemediğiniz ufuk ve hedeflere sevk edildiğinizi görürsünüz."

Selçukluların İlk Döneminde Düşünce Hayatı ve Bazı Tarikatlar 11/12/2007 tarihinde admin YAZDI

Bilhassa Selçuklular'ın ilk döneminde düşünce hayatının çok karışık ve özellikle sapık tarikatlarda büyük bir yayılma olduğu görülüyor? İslâm dininin ilk yayıldığı bölge, ilk çağlardan beri her türlü inanç ve düşünceye zemin teşkil etmiş bir bölgedir. Bir yanda Yahudilik ve Hıristiyanlık bölgede yaygın; öte yanda, Zerdüştlük gibi, Manihaizm, Mitraizm gibi eski dinler var. Harran, bir zaman Sabiîliğin merkezi; daha sonra Neo-Platonizm ve Gnostisizm gibi batınî akımlara da kucak açmış. Mısır'da Neo-Platonizm'den başka Hermetizm var. Bütün bunların yanı sıra, İslâm'ı içten ve dıştan çökertmek için, hem bölgede hakim siyasî güçler, hem de rakip dinler, inanç sistemleri baştan beri hiç boş durmamış. Abdullah bin Sebe' –böyle bir şahıs yaşamış mıdır yaşamamış mıdır ayrı konu ama– bir gerçek var ki, İbn Sebe' tipi şahıslar hiçbir zaman eksik olmamışlardır. Haricîler'i öyle iddia edildiği gibi, Necidli bedevîlere münhasır görmek yanlış olur. Hz. Ali döneminde Sıffin'de birden ortaya çıkmaları ve hemen bir grup teşkil etmeleri de gösteriyor ki, böyle bir fırkayı oluşturacak bir hareket baştan beri varmış. Ehl-i Sünnet ulemâsının gayretleri her zaman şâyân-ı şükrandır. Onlar bütün bu gâile ve tehlikeli inanç akımlarının içinde İslâm'ı hakkıyla müdafaa etmiş ve onun ana düsturlarını çok güzel ortaya koymuşlardır.

Selçuklular dönemi itibariyle Nizamü'l-Mülk'ün de bu husustaki çalışma ve gayretleri takdire şâyândır. O, Nizamiye'yi kurmuş. O dönemde Nizamiye'de hoca olmak çok zordu. Bunun için çok iyi bir fıkıh metodolojisi, tefsir, hadis, kelâm, felsefe, mantık bilmek gerekiyordu. Nizamü'l-Mülk bu işin başına önce Gazalî'nin hocası Ebu'l-Maâlî'yi, daha sonra da Gazalî'yi getirmiş. Bu dönemde en büyük problem Hasan Sabbah problemidir. Hasan Sabbah'ın çok karizmatik bir şahsiyeti olduğu, felsefeyi, hermetik ve gnostik düşünceleri çok iyi bildiği anlaşılıyor. O, müridlerini bir şekilde efsunluyor, onlara haşhaş (afyon) veriyor, yalancı bir cennet gösteriyor; sonra da müridleri ne savaşa girip ölmekten, ne de bağırlarına bir hançer saplayıp, kendilerini öldürmekten çekiniyorlardı. Zamanla, Hasan Sabbah'ın düşünceleri, Mısır'da Fatımîler adıyla devlet oluyor, oradan da Kuzey Afrika'ya yayılıyordu. Bugün ise o cereyanın uzantıları, Nusayrîlik'le ve bilhassa İsmailîlik'le devam ediyor.

Bu iş, bundan sonra da devam edecektir ve siz, şimdiki dönemi arayacaksınız. Bu itibarla da bize, hiçbir beklentiye girmeden hizmet etmek düşüyor. Burada ise burada, daha başka bir yerde ise orada; dünyevî hiçbir beklentiye girmeden hizmet etmek... Ders okuyan arkadaşlara her zaman, Dünyaya dağılın. Burs, maaş beklemeyin. Taş kırın, temizlikçi, bulaşıkçı olun, geçiminizi çıkarın ve dininize, milletinize hizmet edin" diyorum. Kabiliyetiniz varsa yazı yazın, kitap telif edin; hatta çöpçülük yapın, fakat yaptıklarınız karşılığında hiçbir maddî beklentiye girmeyin. Yoksa ileride bugünleri arayacaksınız. Zira ileride çok farklı cereyanlar zuhur edecek. Bu cereyanlara karşı, evet dünkü, bugünkü ve gelecekte doğacak bu cereyanlar karşısında İslâm'ın prensiplerini yeniden tesbit edip, yeniden ifadelendirmek icab edecek. Hem Zahirîliğe, hem de katı akılcılığa karşı İslâm'ın rûhî hayatını ortaya koymak ve anlatmak gerekecek. Ben inanıyorum ki, ileride rûhî sahada eskinin A. Geylânîleri, Şâh-ı Nakşibendleri, Muhyiddin-i Arabîleri yeniden yetişecek ve geçmişte olduğu gibi, bu sahada yanlışlara, dalâlet yollarına düşmemek için, İslâm'ın rûhî hayatının da her yönüyle anlatılmasına ihtiyaç duyulacak ve yine inanıyorum ki, bugünkü nesiller tam anlamasa da, çeyrek asır sonra gelecek nesiller Kalbin Zümrüt Tepeleri'ni çok daha iyi anlayacak ve yaşayacaklardır.

Bütün bu değişik sahalardaki yazdıklarımızda esas aldığımız ve Kur'an düsturlarının bir defa daha tesbit ve takdimi adına yazılan 'sözler' ve 'mektuplar' çok önemli hizmet göreceklerdir. Bu konuda kaynağımız ve istinat noktamız bunlardır. Allah bana ömür verse ve 60 sene daha yazsam, yine beslendiğim ve ölçü kabul ettiğim kurallar, Kitap ve Sünnet menşe'li bu kaynaklar olacaktır. Çünkü orada verilmesi gerekli her şey, bazen icmalî bazen tafsilî olarak komprimeler halinde verilmiştir. Ömer Nesefî'nin Akaidine şerh yazmış bir Hayalî vardır. Bu zat için,

"Hayalî'nin hayaline hayal bulmaz muhayyiller
Riyazeti bin yıl olsa, hayal eyler hayâliler."

beyti söylenmiştir. Bunun gibi, hayallerimiz ne kadar geniş ve derin olursa olsun, Kur'an'ın envarı, hepsini dolduracak kapasitededir. Önemli olan, onları çok iyi bilmek ve özümsemektir."

Sırat-ı Müstakîm Üzere Kalabilme 11/12/2007 tarihinde admin YAZDI

Sırat-ı Müstakîm üzere kalabilmek için devamlı Allah'a sığınmak ve hep dua etmek lâzım. Kalbler, O'nun elindedir. Sırat-ı Müstakîm üzere kalabilmek için devamlı Allah'a sığınmak ve hep dua etmek lâzım. Kalbler, O'nun elindedir. Kalbe kalb denmesinin bir sebebi de, onun sürekli dönüp durması, bir halden başka bir hale kalbolmasıdır. Hiç birimiz, garantide değiliz. Bugün burada oturan bir arkadaş, başına gelenleri, ailesinin, çocuklarının durumunu anlattı. Allah, ağır imtihan ediyor. Bizi, öyle imtihanlardan muhafaza buyursun.

Geçmiş hayatımıza dönüp baktığımızda, Allah'ın bizi çok tehlikelerden koruduğunu görürüz. Çok mehâlike yaklaşıp da tam düşeceğimiz anda Allah tutmuş ve kurtarmıştır. Bu itibarla, Allah'a çok sığınmak ve çok güvenmek lâzımdır

Sürekli Murakabe ve Muhasebe 11/12/2007 tarihinde admin YAZDI

İnsan, yaptıklarını sürekli düşünerek, murakabe ve muhasebede bulunarak yapmaz, terk ettiklerini, aynı şekilde düşünerek terk etmezse, her zaman için yanılabilir. O bakımdan, en iyi, belki en kabule şayan gördüğümüz amellerimizde dahi bir bit yeniği olabileceğini nazara almalıyız. Kimsenin olmadığı, sizi de görmediği bir yerde tek başınıza yaşıyor, her gece kalkıp 100 rekat namaz kılıyor, başınız secdede, Rabbin huzurunda gözyaşı döküyorsunuz; evet bunda bile bir bit yeniği olabilir. Belki de, içinizde, bu yaptığım, geç de olsa bir gün duyulur" mülâhazası; şimdi ben yapayım da, bir gün bundan haberdar olup, bahsedenler çıkar düşüncesi olabilir. Eğer bu derece bir murakabe yoksa, insan her zaman için yanılabilir. Evet, en yanılmayacağınızı zannettiğiniz yerde bile yanılabilirsiniz. Kulluk, bir manâda sürekli iç münakaşa, insanın kendisiyle, nefsiyle olan kavgasıyla gerçek derinliğini bulur. Ubûdiyet, ubûdet, üzerinden sürekli geçilen işlek bir yolu ağır paletlerle bastırma ve düzeltme, sonra gelip yeniden bastırma ve düzeltme, sonra yeniden, sonra yeniden.. hiç durmamacasına bastırma ve düzeltme demektir. Ama herkes bunu kendi nefsi adına yapmalıdır; başkaları hakkında aynı şekilde düşünülür, onların ibadetlerinde nefsin payı olabileceği gibi bir sû-i zanna gidilirse, Allah korusun, bu da öldürücü bir zehir ve korkunç bir yanılma demektir. İhtimal başkaları, sizin yakalamaya, avlamaya çalıştığınızı çoktan yakalayıp, avlamışlardır da, sizin haberiniz yoktur."

Şahitlikte Erkek ve Kadın 11/12/2007 tarihinde admin YAZDI

Bir yerde, iki kadının şahitliğinin bir erkeğin şahitliğine denk tutulması kuralının, sadece ticarî münasebetlerle ilgili olduğunu yazıyor. Bu, gerçekten böyle mi, yoksa her hususta bir erkek yerine mutlaka iki kadın mı aranır? Bu meseleye kadının ve erkeğin yeri veya değeri nokta-i nazarından değil de, bizzat şâhidlik nokta-i nazarından yaklaşmak lâzım. İş ve ticaret hayatı, hususiyle o dönemde, kadından daha çok erkeğin meşguliyet ve ihtisas sahasıydı. Bu sahayı o, kadından daha iyi bilirdi. Buna karşılık, meselâ, kadın da ev hayatını erkekten daha iyi bilir. Ne, erkeğin ev dışında daha aktif ve daha geniş çalışma sahasının olması, kadına nazaran ona fazladan bir değer kazandırır, ne de kadının ev işlerini erkekten daha iyi bilmesi, ona erkeğin altında bir derece verilmesine vesile sayılır. Hattâ, evde çocukla meşgul olma ve nesillerin ilk terbiyesi, belki insan hayatındaki bütün işlerden daha önemli ve daha kudsîdir. Çünkü bir insan, kendisini hayat boyu tesiri altında tutacak imtisasları, huyları, karakter hususiyetlerini 7, hattâ 5 yaşına kadar kazanır. Bu hususu hiç nazara almayanlar, kadının evdeki vazifesini âdeta küçümsüyor ve ona dışarıda iş bulmakla değer verdiklerini zannediyorlar.

Her ne ise, hayattaki fıtrî veya tabiî işbölümü, cinslerin yaratılıştan sahip bulundukları fizyonomi, psikoloji ve karakterlerinin gereğidir. İster iş veya ticaret hayatı olsun, isterse başka bir mesele olsun, bir yerde erkek daha aktif ise, orada onun şâhidliğinin ön planda olması normaldir. Kadın, ev dışında erkek ölçüsünde meşgul olamıyorsa, o hayata erkek ölçüsünde katılmaz ve dolayısıyla aynı derecede o hayatı ve onunla alâkalı bazı hususları bilmez. Kadının her sahaya müdahil görüldüğü, müdahil olmaya çağrıldığı günümüzde bile, halâ kadınlara adeta kapalı pek çok saha vardır. Dolayısıyla, bir vakıayı, bir doğruyu tesbit ederken, meseleyi kadın-erkek münasebet veya değerine getirmek, yanlış olur. Neyse, ben cidden hastayım, konuşmaya da niyetim ve mecalim yok; ancak siz mevzuyu değişik bir yöne çekince konuşturdunuz.

Şehit ve Hakk'a Şahitlik 11/12/2007 tarihinde admin YAZDI

Kur'an-ı Kerim'in değişik âyetlerinde şahitlerden bahsedilir. Burada söz konusu âyetteki şehadet, bu cinsten bir şehadet midir? Yoksa onu şehitler şeklinde mi anlamak lazım? Âhiret'te Efendimiz (sav) bütün ümmetler için şahidlik yapacak. Bir hadis-i şerifte de buyurulduğu gibi, Âhiret'te Hz. Nuh aleyhisselâm gerekli tebliği yaptığına Ümmet-i Muhammed'i şahid gösterecek. Onların kitabında, gerekli tebliği yaptığım yazılı" diyecek. Evet, Ümmet-i Muhammed, bu yönüyle bütün ümmetler üzerinde şahiddir. Ayrıca, şahidlik başka gerçekler için de yapılır. Hakk'a şahidlik bunlardan biridir. Allah'ın birliğine bizzat Allah, melekler ve ilim sahipleri şahidlik eder. Doğrunun şahidleri, adaleti yerine getiren şahidler... bütün bunlar, Kur'an-ı Kerim'de ifade edilen şahidliklerdir. Şehîd de, uğrunda canını, malını feda ettiği ve kanını akıttığı davanın hakkaniyetine şahiddir. Bu bakımdan, onunki de bir çeşit şehadettir. Hz. Hamza ve emsalinin şehadetlerini düşününüz...

Fazlurrahman gibi bazıları, Kur'an'ın tarihselliğinen bahsediyorlar. Bunu, onların anladığından farklı anlamak da mümkün. Yani, Kur'an âyetlerini anlama, âyetin indiği şartları, konjonktürü iyi bilmekle olur ki, bu, zor da olsa önemlidir. Şayet konjonktür bilinmezse, âyetleri gerektiği şekilde anlamak zorlaşır."

Muhakeme.net Blog Flux Directory