Fethullah gülen Hacca gittimi gitmedi yazisina cevaben 8/10/2008 tarihinde admin YAZDI
Çamur at izi kalsın mantığıyla yazılmış bu yazıdan daha yeni haberim oldu ve sizlerle paylaşmak istedim
Prof. Erdal Atabek fettullah olayının '' püf noktasını '' yakalamış..
Fethullah Hoca, bu kadar dindarligina ragmen HACI degildir.
Mekke'ye de Medine'ye de, KESİNLİKLE, giremez.
Neden mi ?
Şeriat kanunlarına göre, Fethullah hoca ŞEYH statüsüne soyunduğundan ve müritleri olduğundan, Suudi Arabistan sınırları içerisinde ele geçirilirse, hemen katledilir.
Çünkü; İslamiyette şeriatta ve Kuran'da şeyhlere ve / veya tarikat liderlerine yer yoktur.
Özetle, Allah ile kul arasina kimse giremez !!
BUGÜNÜN YOĞUN GÜNDEMİNDE ÖNEMİ DAHA DA ARTTI.
Uyandırın Korkmayın heryerde konuşun konuyu siz açın Takside taksiciye konuşun Apartmanda kapıcıya konuşun Sakallı gazete bayinize konuşun Eve gelen gündelikçiye konuşun.
Anlatın eğer Fethullah dindarsa peygamber gibi ise neden Amerika'da yaşıyor ? Neden Mekke'de Kabe yakınlarında bir malikanede değil de Amerika'da FBI çiftliğinde.
Söyleyin bu zat değilmiydi 25 yıl o cami senin bu cami benim salya sümük ağlayarak FAİZ haram diyen ? Sorun kapıcınıza peki BANK ASYA nedir ?
Önce alıştırmanız gerekir. Görüntüye. Seslere. Hareketlere. Sessizliğe. Çevrenizde olup bitenlere. Yavaş yavaş alıştırırsınız. Alışırlar. Türbana. Çarşafa, peçeye. Taşyapı'ya. Oğulların gemilerinin olmasına. Çocukların televizyon kurmasına. Yakınların yolsuzluklarına. Sevgililere alınan evlere. Çokeşliliğe. Erkeklerin, kadınların ayrı ayrı oturmasına. Ramazanda öğle yemeği verilmemesine. Beyaz takkeyle gezenlere. Hem de öyle alışırsınız ki size çok doğal gelmeye başlar. Bizde böyle deyip geçmeye başlarsınız. 'Galiba demokrasi bu da biz mi anlamıyoruz?' diye kuşkulanırsınız. Sonra da uyuşursunuz. Yavaş yavaş uyuşursunuz. İçinizden bile tepki duymaz olursunuz. 'En az üç çocuk yapın' derler, dinler geçersiniz. 'Bizi azaltmaya çalışıyorlar' derler, gülme duygunuz bile kaybolmuştur. 'Batı'nın ahlaksızlığını aldık' derler, öyle dinler durursunuz. Uyuşturmuşlardı r sizi. Bir yandan Çanakkale zaferini kutlarsınız. Öte yandan Çanakkale savaşını yıllar sonra kaybettiğinizi bile fark etmezsiniz. Başbakanınız planlarını Amerika'ya açıklar. Siz burdan dinlersiniz. Amerika Ankara'yı işgal etmektedir. Siz İngilizce öğrenmeye çalışırken durumu göremezsiniz. *** Alışırsınız ve uyuşursunuz. Geçmişe dalıp gitmişken, geleceği kaybetmekte olduğunuzu fark edemezsiniz.. Plan da bunun için yapılmıştır. Önce alıştırma. Sonra uyuşturma. Yüzünüze demokrasi derler, arkanızdan gülerler. Yüzünüze çokkültürlülük derler, arkanızdan bölerler. Yüzünüze değişim derler, arkanızdan soyarlar. Yüzünüze gelişim derler, arkanızdan bakarlar. Alışırsınız. Uyuşursunuz. Tehlikenin farkında mısınız? Önce Alıştırma - Sonra Uyuşturma...
Prof. Dr. Erdal ATABEK
Ayrıca fgulen.com da
İlk hacca 1968 yılında gittinîz. Şüphesiz mukaddes yerlere yaptığınız bu ilk yolculuk sizde silinmez izler bırakmıştır. Bu hatıralarınızı anlatır mısınız?
Sorusuna verdiği cevap:
Sizin de dediğiniz gibi ilk hacca 1968 yılında gittim. O sırada bilindiği üzere Kestanepazarı'ndaydım. Hacca gidişime vesile olan hadiseleri daha önce de aktarmıştım.yazının devamı için tıklayınız...
ayrıca;
18.02.1968 İlk Kez Hacca Gitti
İzmir Kestanepazarı Kur'an Kursunda hocalık yaparken Diyanet İşleri Başkan Vekili Lütfü Doğan kendisini telefonla arayarak Diyanet Görevlisi olarak hacca gönderileceği söyleyince o sene ilk kez hacca gitti. 1968 Yılı Kurban ve Hac mevsimi Mart ayının 10'unda idi. Fethullah Gülen'in hacca gidişi ile ilgili haber 19 Şubat 1968 tarihli İttihad gazetesinde yer aldı.
Kabe'ye Doğru
Kurban bayramının yaklaşması münasebetiyle bütün İslâm âleminden Hicaz'a Müslümanlar akın akın gitmekte ve Hac farizelerini ifâ için Mekke-i Mükerreme'de toplanmaya başlamış bulunmaktadırlar. Geçen yıllara nazaran Türkiye'den Hicaz'a gidenlerin sayıları bu yıl bir hayli arttığı gibi, hacı namzetlerini uğurlamak için onbinlerce Müslüman yollara dökülmekte ve tekbir sesleri arasında kafileler-otobüslerle mukaddes beldelere hareket etmektedir. Diyanet İşleri Riyaseti ise, Türkiye'den giden hacı namzetlerinin dini feraizi noksansız ifâ etmelerini temin için Hicaz'a temsilciler göndermiştir. Resimde, Diyanet Riyaseti tarafından Hicaz'a gönderilen İzmir Merkez Vaizi Fethullah Gülen Hoca, kendisini uğurlayan İzmirlilerle birlikte görülüyor. Hocaefendi'nin Diyanet tarafından Hacca vazifeli olarak gönderilmesi İttihad Gazetesi'nde bu şekilde yer almıştı.
(İttihad Gazetesi, 19 Şubat 1968)
Kaynak :
http://www.muhakeme.net/fethullah-gulen-hacca-gitmis-midir-t8977.html
| Yazar Dr. Emin Şimşek | |
|
İslam’da esas olan kişinin “kendi” nefsini eleştirmesi ve eksik görmesidir. Bu sayede Allah’a(C.C.) kurbiyet yelkenini açmış ve Onun(C.C) İnayeti altına girmeyi hedeflemiş olur. Günümüz mü’minlerinde ise “başkasını” eleştirme hastalığı kronikleşmiş bir vaka olarak önümüzde duruyor. Özellikle son birkaç yıldır , kendilerini geleneksel İslam anlayışı ile özdeşleştiren -lakin- İslam’ın tecdit ruhuna bir türlü vakıf olamayan bir takım kardeşlerimizin , muhterem M.Fethullah Gülen Hocaefendiyi -kendilerince- eleştirdiklerine şahit olmaktayız. (Bahse konu eleştiri mevzularının tümüne Ehl-i Sünnet itikadı çerçevesindeki cevabları gencadam.net sitemizde bulabilirsiniz.) İlginçtir , bu eleştiri hastalığına geçenlerde Milli Gazete Yazarlarından değerli Ebubekir Sifil Hoca’nın da katılmış olması bizleri şaşırtmadı değil. Okurlarımız tarafından tarafımıza sitemle ulaştırılan yazısının başlığı göze çarptığında doğrusu merak ettim , bizde kendilerinin yaptığı şekilde bir uslub ile yazımızın başlığını kullanmış olsaydık , kendilerinin yaklaşımı nasıl olurdu acaba? Kendilerinin uygun gördüğü - “Çağdaş Nurculuk” mu, “Bid’atkârâne bir hıyanet” mi?- başlığına mukabil ; bizlerin de bir cevab mahiyetinde bu yazımız için uygun gördüğümüz “başlık” neticesinde acaba Allah (CC) ve Resulu (SAV) hoşnut olmuşmudur dersiniz ? Ciddi şüphelerim olmasaydı başlığa iki adet ünlem işareti eklemezdim. Efendimiz (SAV) min “Annenize sövmeyiniz” ihtarına mukabil Ashab-ı Kiramın :” Ya Resulullah hiçbir insan annesine söver mi?” sorusuna mukabil ; ” Siz karşınızdaki insanın annesine söverseniz oda sizinkine söver , dolaysıyla siz annenize sövmüş gibi olursunuz” mealindeki Hadis-i Şerif ne güzel bir mesaj veriyor aslında…. Eleştiri mevzularına dönüp konuyu tek tek irdelersek; M.Fethullah Gülen Hocaefendinin bazı konulardaki beyanlarının “içtihat” özelliğini taşıdığını, halbuki Bediüzzaman Hazretlerinin içtihat mevzusunda “6 mani” öne sürerek bu kapıyı kapattığını ve bu zaviyeden Hocaefendinin Bediüzzaman Hazretleri ile tenakuza düştüğünü ima etmeye çalışan Ebubekir Sifil Hoca , bilmelidir ki bizzat Bediüzzaman Hazretleri pek çok konuda yaşadığımız Ahirzamanın şartlarını göz önünde bulundurarak içtihat kapısını aralamış ve girmiştir. (Örneğin ; ahirzamanda cihadın kılınçsız olacağı, İsevi Müslümanlar terminolojisi,İsevi ruhanilerle ittifak kurulacağı , Ahirzamanın Fetret Dönemi olduğu ve bu dönemde bazı Hıristiyanların şehit olabileceği gibii geçmişte bahsi olmayan veya farklı olan mevzularda içtihat yapması gibi) Çünkü İçtihat Risalesinin başında dediği üzere “içtihat kapısı ehil olanlara açıktır” , bahse konu altı mani ehliyetsiz olan - benim gibiler - için geçerlidir. Kaldı ki Ebubekir Sifil Hoca’da pek çok konuda güncel meselerde içtihat yaparak , geçmiş Ulemanın bazı fikirlerini doğru bulmadığını ve kendi içtihatını dile getirerek manileri –kendi tabiri ile- buharlaştırmıştır. (örneğin bakınız 26 Şubat 2005 Mili Gazete) . Efendim ,Hocaefendi bu konuda bahse konu İçtihada Ehliyetliler tasnifine girermi diyecek olunursa , bu konuda "girmez " diyenlere sorumuz ; acaba kendilerini bu "Müçtehid tesbit etme memurluğuna" kimin atadığı olacaktır...? Evet , -kanaat-ı acizanem - muhterem Hocaefend, , Bediüzzamamnın pek çok talebesi gibi içtihada ehil ilim ve tedrise haiz Alim bir Za'ttır. Yazar aynı konudaki eleştirisinin devamında Bediüzzamandan alıntıladığı “… selefin içtihadât-ı sâfiyâne ve hâlisânesiyle, bütün zamanların hâcâtına dar gelmeyen efkârları olduğu halde, onları bırakıp, heveskârâne yeni içtihadlar yapmak, bid’akârâne bir hıyanettir” ifadesinin baş kısmı olan “Dinin zarûriyâtı ki, içtihad onlara giremez. Çünkü, katî ve muayyendirler” tesbitini ya dikkate almamış veya bu konuyu kendisine gönderenler tarafından kasıtlı setredilmiştir.Çünkü Bediüzzamanın içtihata mani olarak telakki ettiği hususların başında ; dinimizin Farz kılıp zorunlu tuttuğu amellerde içtihadın olamıyacağıdır. Zaten ne Hocaefendinin nede Ahmet Kurucan Hoca’nın bu yönde bir beyan vaki değil bilakis anlatılmak istenen; İslam’da tebliğ ve metod usulunde aynı Efendimiz (SAV) döneminde olduğu üzere “Tedricilik” esas alınarak muhatab kişi veya toplumun seviyesine göre bir uslubun benimsenmesi Hakikatıdır. Aynı; Efendimiz (SAV) min Sekif Kabilesinin Müslüman olurken öne sürdüğü “Zekattan muaf olmak , cihada katılmamak ve namaz kılmamak” şartlardan ilk ikisini –şimdilik- kabul etmesi ancak namazsız olunamıyacağına hükmetmesi gibi… Bu “Tedricilik” yöntemine en güzel örneklerden biridir. (bakınız Ebu Davud, Haraç, 26) Efendimiz (SAV) , mala ve cana düşkünlüğü ön planda olan bu kabileye , önce namaza vurgu yapmış ve diğer hususların zaman içinde kavranmasına imkan vererek insan fıtratındaki manevi gelişmen Tedricen daha etkili olacağına vurgu yapmıştır. Yine Kur’anın içkiyie 4 merhalede Tedricen yasaklamasınıda bu mevzuyaörnek telakki edebiliriz. Bediüzzaman Hazretleri ve Fethullah Gülen Hocaefendi Ahirzamanı Bir Fetret Dönemi olarak telakki ediyor ve bu eksende bir tecdit metodu ve terminolojisi uyguluyorsa, bunu İslam Fıkhında yeri yok kabul etmek Fıkhı bilmemenin göstergesi olmaz mı ? devam edecek... |
| Yazar Dr.Abdulkadir Badıllı | |
Yeni Mesaj’ın Yedinci İftiralı Vesvesesi ve CevaplarıBu yedinci bölümde, iftira ve iddia nöbeti Emin Koç’tadır. Başlığı şöyle atmış: “Hıristiyan Nur talebeleri”... Altında da “... Said-i Nursi ‘Cizvit’ papazını Hıritistiyan nurcu ilan etti.” dedikten sonra bu sözün kendisine ait olmayıp M. Birinci’ye ait olduğunu, kaynağını da, Hürriyet, Milliyet gazetelerinden sonra, Zaman gazetesinin de bu gazeteleri te’yid ettiğini yazmış...[101]Cevap: Ben adları yazılan gazetelerin asıl olarak ne yazdık-larını araştırıp tahkik edecek değilim. O gazetelerin, Yeni Mesaj gazetesi insafsız yazarları gibi gerçeği ne kadar doğru, ne kadar tahrifli yazdıklarını bilemeyeceğim. Ben Emin Koç’tan “Bediüzzaman Hazretleri’nin hangi mektup, yazı ve risalesinde, ‘cizvit’ papazını ‘Hıristiyan Nurcu’ diye ilan etti”ğini soruyorum. Bu isnad ve ifti-rasına delil getirmesini istiyorum. “M. Emin Birinci ‘Hıristiyan Nur talebeleri’ demiş”, diyorsun. Bu duruma göre birinci cümle sana ait olduğu anlaşılıyor. İşte eğer sen bu iddianı ispat etmezsen, dünyanın en yalancı, iftiracı adamı olursun. Cevabını bekliyo-rum. Beni ilgilendiren sadece bu konudur. İsimlerini yazdığın öbür zatlar hayattalar, müdafaaları bana düşmediği gibi, yanlış söz ve hareketleri –bi’l-farz– varsa, Bediüzzaman’a ulaşamaz. M. Emin Koç, bir de şöyle hakaretli bir başlık atıyor: “ABD’nin Koynundaki Diyalogcu Nurcular ve Üstadları!”[102]Cevap: Bu şahıs, şu zehirli hükmü ile, Amerika’da yaşamakta olan milyonlarca Müslümanlara hakaret yağdırıyor. ABD’nin koynunda, yani hükümetleri korumasında yaşamakta olan Fethullah Hoca gibi din adamlarından bir çok zatlar bulunmaktadır. Bütün bunlar senin şu zehir-alud anlayışına göre bakılırsa, hepisi onun koynunda yaşayan insanlardır. Aynı zamanda Avrupa’nın tüm devletlerinde yaşamakta olan mülümanlar da –sana göre– aynı kategoridedir. Yuh senin şu anlayışına!.. Yine Emin Koç, “enneffasati fil-ukadi” tipi kin, buğz karışımı iftira ve yalanıyla diyor ki: “Garibüzzaman (yani Bediüzzaman) ekümenlik papazla sarmaş dolaş”... İki paragraf aşağıda ise, “Patrik ve Garibüzzaman kuva-yı milliyeye karşı”!..[103]Cevap: Biz şu cevabı yazımızın üst tarafında, bu iki çarpıtılmış ve bir kin ve gayz tarzında saptırılmış gerçekleri detaylarıyla ispat ederek yazdık. Bediüzzaman Hazretleri Fener Patriğiyle ne gaye ile gidip görüştüğünü, ona neler söylediğini, açıkça ve olduğu gibi ifade ettiğimiz gibi, kuva-yı milliyeye karşı çıkmak şöyle dursun, bütün gücüyle desteklediğini bir çok belgelerle ispat edip ortaya koyduk. Ve orada, Muharrem Bayraktar’ın verdiği yalan dolan kaynakların asılsız olduğunu yine ispat ettik. Öyleyse, hep iftira ve yalanlarla, kin ve düşmanlıklarla ayakta durmaya çalışan bu gibilerin akibeti hüsrandır, battıkça batacaklardır. Yine aynı gazetenin bir başka yazarı olan Müslim Karabacak ise, müşrik ve Allah’ı kökten inkar eden komünist ve mutlak kafirler ile ehl-i kitap Hıristiyan ve Yahudilerin Allah’ın varlığını, bir kısım peygamberleri ve kitapları, ahireti ve melaikeleri kabul eden, ama Allah’ın sıfatında yanlış ve büyük hatalar yapan kafirleri aynı kefede tutuyor ve küfür birdir, diyor. Oysa ki, Kur’an-ı Kerim bir çok ayetlerinde bu iki tip küfrün arasını tefrik ediyor. İslam şeriatında da, ehl-i kitabın kızlarıyla Müslümanların evlenebileceği, kestiklerini –İslam usûlüne göre– yenebileceği; Hanefi mezhebinde şahidlik için bir ehl-i kitabın, fasık bir Müslümana tercih edilebileceği kayıtlıdır. Yine Kur’an-ı Kerim ve Resul-i Ekrem(asm) ve Allah’ın varlığını tamamen inkar eden kafirlerin–ki bunlara ateist ismi verilmez. Ateist, dinsiz ya da lakayd kalanlardır. –bir ehl-i kitapla harpleri vaki olduğunda, taraftarlık icab ederse ehl-i kitabın tarafının tutulabileceğini, Kur’an-ı Kerim Rum Sûresi başı ve tefsirinde nakledilen bir çok hadis-i şerifler açık olarak ifade ediyorlar. Buna göre M. Karabacak’ın, Bediüzzaman tarafından ifade edilmiş “küfr-ü mutlak” terimine itirazı kara cahilliğin tipik bir örneğidir. Evet küfrün iki tipi vardır: “Küfr-ü mutlak”, “küfr-ü mukayyed” olarak değil, yani “ma-i mutlak” ve “ma-i mukayyed” gibi değil, “küfr-ü mutlak” ve “küfr-ü meşkûk” tarzında, (necâset-i galîza ve necaset-i hafife gibi) ilm-i kelam kitaplarında mezkûrdur. Günah-ı kebire ve günah-ı sağire gibi... Lakin şu Yeni Mesaj’ın acemi bay yazarı, böyle bir tasnifin Kur’an’da ve hadiste yer almadığını söyler. Anlaşılıyor ki, bu adamlar Kur’an’dan ve hadisten, akaid kitapları ve ilm-i kelamdan haberleri olmayan ketele-i cühaladandırlar. Aslında bunları kâle alarak, ciddi cevap vermek kâr-ı akıl değil. Fakat ne yapalım ki, insanlarımızın çoğu meseleleri, olayları tahkik süzgecinden geçiren ve şahsen ilgilenip bakanlardan olmadığından ve komünistlerin iblisane bir taktiği ki; “iftirayı bas, te’sir etmezse, iz bırakır” kaziyesini düşünerek, saf zihinlerin vesveselenmemeleri için, hakikatları olduğu gibi ortaya sermeye mecbur kalmış durumdayız. Evet, bu adamlar, “Küfür tek millettir” hadisinin vürûd makamına ve tayin cihetlerinin yorumlarına bakmadan, batı dünyasının ve Amerika’nın Hıristiyanlık diniyle asla bir ilgisi olmayan siyasî mekanizmalarını elinde tutanların icra eyledikleri zalimane ve kafirane hareketlerine bakarak; komünistin mutlak kafirlikleriyle, Hıristiyanlık dini ve ruhani kesiminin tamamını aynı kefeye almışlardır. Bunun yanında, komünist Rusyanın Kafkas, Dağıstan ve Türkistan’a icra eyledikleri kafirane zulüm ve ceberutlarını ve “din zehirdir” deyip oralarda yaşayan Müslümanların dinlerini ibadet yerlerini, dini adet ve an’anelerini kökten silip mahveden, tarümar eden ve o Müslümanları zorla komünistleştirmek için binlercesini katliamlara uğratan mutlak kafir olan Rus’un ve Çin’in yaptıkları daha düne kadar gözler önünde cereyan etmekte idi. İşte Karabacak’ın: “Ateistlerin değil, haçlıların çizmeleri yurdumuzda dolaştı” sözü ve komünistleri zımni savunan lakırdılarının ne kıymette olduğu her halde ayan-beyan görünüyor. Evet onların bu tip davranış ve hareketleri bir cihette komünist rejimi savunanlarla birleşiyor gibidir. Komünistlerin partisinin tüzügü icabı, Amerika’ya ve bir kısım batı dünyasına eleştiriler tevcih eylemesi, düşman olması normal karşılanabilir. Lakin birden bire mantar gibi ortaya çıkan ve televizyon kanalı, gazete, parti ve okulları az zamanda tertipleyip oluşturan bu “mesajcılar” sureti Müslüman, sireti İslama zıt vaziyetinde arz-ı endam eylemektedir. Bu ikisi, Amerikan ve Avrupa düşmanlığında, özellikle Yahudilere değil, Hırıstiyana adavetinde işbirlikleri var gibi görünüyor. Hele buiddiaları yapanların veyandaşlarının kesif ve katı küfür dünyası olan şimal cerayanına karşı yumuşak ve mülayim davranmaları dikkat çekmektedir. Katı küfür dünyasına tavizkarlık ve mülayemet meylinden midir, bilmiyorum, 1946’larda Rusların Kars ve Ardahan’ı Türkiye’den tehditlerle istedikleri vakit, CHP lideri Milli Şef İ. İnönü Amerika’ya izdirarî olarak yanaşma göstermesi, Amerika’nın da bazı hürriyet ve insan hakları gibi şartlarla Türkiye’yi koruyacağını söylediği günlerde, Bediüzzaman Hazretleri bir münasebetle bir yazısında: “Şimal cereyanı İslam ve İsevî dininin hücumuna karşı kendini muhafaza etmek fikriyle İslam ve misyonerlerin ittifakını bozmaya çalışacak...” demesi; ayrıca büyük Deccalın, komünist Rus rejimi olduğunu hadis-i şeriflerin işaretlerinden çıkarması, bunları fazlasıyla tedirgin etmiş olacak ki, İslam kisvesine bürünerek halaskâr-ı İslam olan Üstad Bediüzzaman Hazretlerine düşman kesilmiştir. Bu ikisinin “ulusalcılık” namında bu gibi davranışlarının gösterdiği işaretleri karinesiyle, bu din kisvesindekiler aslında komünizmi savunanlardan daha fazla komünist hayranıdır. Ama her nasılsa Müslüman kılığında görünüyor. Evet, hakiki bir Müslüman diğer masum Müslüman kardeşlerine, pis bir siyasetle dalaletli ırkçılık namına buğz etmez. Yalanlarla, tahriflerle iftiralar etmez. Ayağına dolaşmaz. Kin ve garazla çürütmeye çalışmaz. Şimdi burada bir doğru laf etmek gerekirse, komünizmi savunanlar onların hempası olanlara göre samimiyet ve mertlikçe çok üstündür. Çünkü mesleğinin icabını dobra dobra yerine getiriyor. Her ne kadar –bazı emarelerle– ikisi de karanlık bir örgüt olan “Ergenekon” projesinin tatbikat çavuşları olsalar da...
[101] Emin Koç, “Hıristiyan Nur Talebeleri”, Yeni Mesaj, 21.12.2005.
[102] Emin Koç, “ABD’nin Koynundaki Diyalogcu Nurcular ve Üstadları”, Yeni Mesaj, 17.12.2005.
[103] Emin Koç, a.g.m. |
| Yazar Dr.Abdulkadir Badıllı | |
Yeni Mesaj’ın Yedinci İftiralı Vesvesesi ve CevaplarıBu yedinci bölümde, iftira ve iddia nöbeti Emin Koç’tadır. Başlığı şöyle atmış: “Hıristiyan Nur talebeleri”... Altında da “... Said-i Nursi ‘Cizvit’ papazını Hıritistiyan nurcu ilan etti.” dedikten sonra bu sözün kendisine ait olmayıp M. Birinci’ye ait olduğunu, kaynağını da, Hürriyet, Milliyet gazetelerinden sonra, Zaman gazetesinin de bu gazeteleri te’yid ettiğini yazmış...[101]Cevap: Ben adları yazılan gazetelerin asıl olarak ne yazdık-larını araştırıp tahkik edecek değilim. O gazetelerin, Yeni Mesaj gazetesi insafsız yazarları gibi gerçeği ne kadar doğru, ne kadar tahrifli yazdıklarını bilemeyeceğim. Ben Emin Koç’tan “Bediüzzaman Hazretleri’nin hangi mektup, yazı ve risalesinde, ‘cizvit’ papazını ‘Hıristiyan Nurcu’ diye ilan etti”ğini soruyorum. Bu isnad ve ifti-rasına delil getirmesini istiyorum. “M. Emin Birinci ‘Hıristiyan Nur talebeleri’ demiş”, diyorsun. Bu duruma göre birinci cümle sana ait olduğu anlaşılıyor. İşte eğer sen bu iddianı ispat etmezsen, dünyanın en yalancı, iftiracı adamı olursun. Cevabını bekliyo-rum. Beni ilgilendiren sadece bu konudur. İsimlerini yazdığın öbür zatlar hayattalar, müdafaaları bana düşmediği gibi, yanlış söz ve hareketleri –bi’l-farz– varsa, Bediüzzaman’a ulaşamaz. M. Emin Koç, bir de şöyle hakaretli bir başlık atıyor: “ABD’nin Koynundaki Diyalogcu Nurcular ve Üstadları!”[102]Cevap: Bu şahıs, şu zehirli hükmü ile, Amerika’da yaşamakta olan milyonlarca Müslümanlara hakaret yağdırıyor. ABD’nin koynunda, yani hükümetleri korumasında yaşamakta olan Fethullah Hoca gibi din adamlarından bir çok zatlar bulunmaktadır. Bütün bunlar senin şu zehir-alud anlayışına göre bakılırsa, hepisi onun koynunda yaşayan insanlardır. Aynı zamanda Avrupa’nın tüm devletlerinde yaşamakta olan mülümanlar da –sana göre– aynı kategoridedir. Yuh senin şu anlayışına!.. Yine Emin Koç, “enneffasati fil-ukadi” tipi kin, buğz karışımı iftira ve yalanıyla diyor ki: “Garibüzzaman (yani Bediüzzaman) ekümenlik papazla sarmaş dolaş”... İki paragraf aşağıda ise, “Patrik ve Garibüzzaman kuva-yı milliyeye karşı”!..[103]Cevap: Biz şu cevabı yazımızın üst tarafında, bu iki çarpıtılmış ve bir kin ve gayz tarzında saptırılmış gerçekleri detaylarıyla ispat ederek yazdık. Bediüzzaman Hazretleri Fener Patriğiyle ne gaye ile gidip görüştüğünü, ona neler söylediğini, açıkça ve olduğu gibi ifade ettiğimiz gibi, kuva-yı milliyeye karşı çıkmak şöyle dursun, bütün gücüyle desteklediğini bir çok belgelerle ispat edip ortaya koyduk. Ve orada, Muharrem Bayraktar’ın verdiği yalan dolan kaynakların asılsız olduğunu yine ispat ettik. Öyleyse, hep iftira ve yalanlarla, kin ve düşmanlıklarla ayakta durmaya çalışan bu gibilerin akibeti hüsrandır, battıkça batacaklardır. Yine aynı gazetenin bir başka yazarı olan Müslim Karabacak ise, müşrik ve Allah’ı kökten inkar eden komünist ve mutlak kafirler ile ehl-i kitap Hıristiyan ve Yahudilerin Allah’ın varlığını, bir kısım peygamberleri ve kitapları, ahireti ve melaikeleri kabul eden, ama Allah’ın sıfatında yanlış ve büyük hatalar yapan kafirleri aynı kefede tutuyor ve küfür birdir, diyor. Oysa ki, Kur’an-ı Kerim bir çok ayetlerinde bu iki tip küfrün arasını tefrik ediyor. İslam şeriatında da, ehl-i kitabın kızlarıyla Müslümanların evlenebileceği, kestiklerini –İslam usûlüne göre– yenebileceği; Hanefi mezhebinde şahidlik için bir ehl-i kitabın, fasık bir Müslümana tercih edilebileceği kayıtlıdır. Yine Kur’an-ı Kerim ve Resul-i Ekrem(asm) ve Allah’ın varlığını tamamen inkar eden kafirlerin–ki bunlara ateist ismi verilmez. Ateist, dinsiz ya da lakayd kalanlardır. –bir ehl-i kitapla harpleri vaki olduğunda, taraftarlık icab ederse ehl-i kitabın tarafının tutulabileceğini, Kur’an-ı Kerim Rum Sûresi başı ve tefsirinde nakledilen bir çok hadis-i şerifler açık olarak ifade ediyorlar. Buna göre M. Karabacak’ın, Bediüzzaman tarafından ifade edilmiş “küfr-ü mutlak” terimine itirazı kara cahilliğin tipik bir örneğidir. Evet küfrün iki tipi vardır: “Küfr-ü mutlak”, “küfr-ü mukayyed” olarak değil, yani “ma-i mutlak” ve “ma-i mukayyed” gibi değil, “küfr-ü mutlak” ve “küfr-ü meşkûk” tarzında, (necâset-i galîza ve necaset-i hafife gibi) ilm-i kelam kitaplarında mezkûrdur. Günah-ı kebire ve günah-ı sağire gibi... Lakin şu Yeni Mesaj’ın acemi bay yazarı, böyle bir tasnifin Kur’an’da ve hadiste yer almadığını söyler. Anlaşılıyor ki, bu adamlar Kur’an’dan ve hadisten, akaid kitapları ve ilm-i kelamdan haberleri olmayan ketele-i cühaladandırlar. Aslında bunları kâle alarak, ciddi cevap vermek kâr-ı akıl değil. Fakat ne yapalım ki, insanlarımızın çoğu meseleleri, olayları tahkik süzgecinden geçiren ve şahsen ilgilenip bakanlardan olmadığından ve komünistlerin iblisane bir taktiği ki; “iftirayı bas, te’sir etmezse, iz bırakır” kaziyesini düşünerek, saf zihinlerin vesveselenmemeleri için, hakikatları olduğu gibi ortaya sermeye mecbur kalmış durumdayız. Evet, bu adamlar, “Küfür tek millettir” hadisinin vürûd makamına ve tayin cihetlerinin yorumlarına bakmadan, batı dünyasının ve Amerika’nın Hıristiyanlık diniyle asla bir ilgisi olmayan siyasî mekanizmalarını elinde tutanların icra eyledikleri zalimane ve kafirane hareketlerine bakarak; komünistin mutlak kafirlikleriyle, Hıristiyanlık dini ve ruhani kesiminin tamamını aynı kefeye almışlardır. Bunun yanında, komünist Rusyanın Kafkas, Dağıstan ve Türkistan’a icra eyledikleri kafirane zulüm ve ceberutlarını ve “din zehirdir” deyip oralarda yaşayan Müslümanların dinlerini ibadet yerlerini, dini adet ve an’anelerini kökten silip mahveden, tarümar eden ve o Müslümanları zorla komünistleştirmek için binlercesini katliamlara uğratan mutlak kafir olan Rus’un ve Çin’in yaptıkları daha düne kadar gözler önünde cereyan etmekte idi. İşte Karabacak’ın: “Ateistlerin değil, haçlıların çizmeleri yurdumuzda dolaştı” sözü ve komünistleri zımni savunan lakırdılarının ne kıymette olduğu her halde ayan-beyan görünüyor. Evet onların bu tip davranış ve hareketleri bir cihette komünist rejimi savunanlarla birleşiyor gibidir. Komünistlerin partisinin tüzügü icabı, Amerika’ya ve bir kısım batı dünyasına eleştiriler tevcih eylemesi, düşman olması normal karşılanabilir. Lakin birden bire mantar gibi ortaya çıkan ve televizyon kanalı, gazete, parti ve okulları az zamanda tertipleyip oluşturan bu “mesajcılar” sureti Müslüman, sireti İslama zıt vaziyetinde arz-ı endam eylemektedir. Bu ikisi, Amerikan ve Avrupa düşmanlığında, özellikle Yahudilere değil, Hırıstiyana adavetinde işbirlikleri var gibi görünüyor. Hele buiddiaları yapanların veyandaşlarının kesif ve katı küfür dünyası olan şimal cerayanına karşı yumuşak ve mülayim davranmaları dikkat çekmektedir. Katı küfür dünyasına tavizkarlık ve mülayemet meylinden midir, bilmiyorum, 1946’larda Rusların Kars ve Ardahan’ı Türkiye’den tehditlerle istedikleri vakit, CHP lideri Milli Şef İ. İnönü Amerika’ya izdirarî olarak yanaşma göstermesi, Amerika’nın da bazı hürriyet ve insan hakları gibi şartlarla Türkiye’yi koruyacağını söylediği günlerde, Bediüzzaman Hazretleri bir münasebetle bir yazısında: “Şimal cereyanı İslam ve İsevî dininin hücumuna karşı kendini muhafaza etmek fikriyle İslam ve misyonerlerin ittifakını bozmaya çalışacak...” demesi; ayrıca büyük Deccalın, komünist Rus rejimi olduğunu hadis-i şeriflerin işaretlerinden çıkarması, bunları fazlasıyla tedirgin etmiş olacak ki, İslam kisvesine bürünerek halaskâr-ı İslam olan Üstad Bediüzzaman Hazretlerine düşman kesilmiştir. Bu ikisinin “ulusalcılık” namında bu gibi davranışlarının gösterdiği işaretleri karinesiyle, bu din kisvesindekiler aslında komünizmi savunanlardan daha fazla komünist hayranıdır. Ama her nasılsa Müslüman kılığında görünüyor. Evet, hakiki bir Müslüman diğer masum Müslüman kardeşlerine, pis bir siyasetle dalaletli ırkçılık namına buğz etmez. Yalanlarla, tahriflerle iftiralar etmez. Ayağına dolaşmaz. Kin ve garazla çürütmeye çalışmaz. Şimdi burada bir doğru laf etmek gerekirse, komünizmi savunanlar onların hempası olanlara göre samimiyet ve mertlikçe çok üstündür. Çünkü mesleğinin icabını dobra dobra yerine getiriyor. Her ne kadar –bazı emarelerle– ikisi de karanlık bir örgüt olan “Ergenekon” projesinin tatbikat çavuşları olsalar da...
[101] Emin Koç, “Hıristiyan Nur Talebeleri”, Yeni Mesaj, 21.12.2005.
[102] Emin Koç, “ABD’nin Koynundaki Diyalogcu Nurcular ve Üstadları”, Yeni Mesaj, 17.12.2005.
[103] Emin Koç, a.g.m. |
| Yazar Dr.Abdulkadir Badıllı | |
Yeni Mesaj’ın Altıncı İftiralı Vesvesesi ve CevaplarıŞu altıncı bölümde, kısa-kısa alıntılar ve pratik cevaplar verilecektir. 1. “Şöyle diyor Said-i Nursi: Birinci Dünya Savaşında bizimle savaşmış da olsa, bir Hıristiyan şehit sayılır ahirette mükafatı vardır. (Kastamonu Lahikası, s. 45.)”[98]Cevap: Hz. Üstad’ın böyle bir ifadesi yoktur, yalan ve iftira atılmıştır. İzahı: “İkinci iftiralı vesvese” kısmındadır. 2. “Müslümanlık-Hıristiyanlık ittifakını bozmaya çalışanlara karşı üç zümre; Nurcular, Hıristiyan ruhaniler ve misyonerler uyanık olmalıdır.” diye yazmış.[99]Cevap: Hz. Üstad’a atfen, şuraya tahrif ve tağyir edilerek yazılan cümle, onun bir ifadesi olmadığı gibi; tam metin ve yazı-lış sebebi, Birinci Bölüm’ün Üçüncü Faslındadır, lütfen dikkatle bakınız, iftira ve kasdî çamur atmalarını görünüz!. 3. “Zaten (Tevbe Suresi 84-113 ve 114.) Ayetlerde Hıristiyanlara rahmet dilenmeyeceği, dua edilemiyeceği açıkça ifade ediliyordu.”[100]Cevap: Bu iddiacılar yazılarında Risale-i Nurun ibarelerini hep tahrif edegeldiklerini buraya kadar metinler göstererek, ispatlayıp geldiğimiz gibi, gazetenin bu sayısında, Kur’anın iki ayetine yapılan atıf gözüme ilişti, bakayım dedim. Açtım baktım, sözü edilen iki ayette Nasara veya umumi olarak ehl-i kitap hakkında hiçbir işaret dahi yoktur. Demek, bu adamlar Kur’an’ın manalarını da keyiflerine göre tahrif edebiliyorlar. Mezkür ayetin meallerini veriyorum: “Müşriklerin cehennem ashabı oldukları tebeyyün edip anlaşıldıktan sonra, peygambere iman etmiş olan kimselere artık düşmez ki, onlara mağfiret dilesin. O müşrikler yakın akrabalar da olsalar...” “İbrahim Aleyhisselamın babası Azer için mağfiret dilemesi, sadece önceleri ‘senin için istiğfarda bulunacağım’ va’di üzerine olmuştu. Sonra onun Allah’ın düşmanı olduğu açığa çıkınca artık ondan teberri edip yüz çevirdi...” İşte ayetin birincisi “müşrik” diyor. İkincisi “Allah’ın düşmanı” diyor. Ama Hıristiyan, Yahudi demiyor. Çünkü müşrikler ve putperestlerin kafirlikleri ayrı, ehl-i kitap olan Hıristiyan ve Yahudilerin Allah’ın sıfatında hata eden kafirlikleri de ayrıdır. Ama bu zavallı güruh, bunu idrak edip kavramaktan aciz ve uzaktırlar.
[98] Muharrem Bayraktar, “Said-i Nursi ve Şehitlik”, Yeni Mesaj, 3.2.2006.
[99] Muharrem Bayraktar, “Nurculuktaki Hıristiyan Muhabbetinin Kökeni”, Yeni Mesaj, 1.2.2006.
[100] Muharrem Bayraktar, “Vatan, İman ve Said-i Nursi”, Yeni Mesaj, 5.23.2005. |
| Yazar Dr.Abdulkadir Badıllı | |
Yeni Mesaj’ın Beşinci İftiralı Vesvesesi ve CevaplarıYine boşuna çırpınan bay yazar diyor ki:[95]“O yıllarda Said Nursinin hafife aldığı tasavvuf erbabı ise, başlarındaki hocaların arkasında ‘suffe alayları’ olarak kurulan birliklerin başında, Said-i Nursi’nin ‘onlar da cennete girecek’ dediği kafirlerle savaşmakla meşguldu” dedikten sonra, “Bu gelişmelere bakınca Kafkas Cephesindeki savaşa sözümona katılıp, cephede yazdığı risalelerde ‘Hıristiyanlara dinlerini tamamen terk etmemelerini’ söyleyen, bu zırvasına da Kur’an’ı delil gösteren Said-i Nursi’nin gerçek misyonunu incelemek gerekecek.”[96] Cevap: Şeytan aleyhilla’nenin de yazmasından utanacağı iftiraların bir kısım cevapları, “Üçüncü iftiralı vesvesesi” bölümünde ağzına taş gibi vurularak verilmiştir, tekrar etmeyelim. Yalnız “O yıllarda ehl-i tasavvufu hafife aldığı” şeklindeki şenaetdar ve şeametkar iftirasına karşılık sorarız ki, ey bedbaht adam!.. “O yıllar” dediğin hangi yıllardır?.. O yıllar eğer Birinci Cihan Harbi veya İstiklâl Savaşı ise, en büyük milis alayı Bediüzzaman’ın alayı olduğu gibi –ki az üstteki belgelerle ispatları yapıldı– Kurtuluş Savaşında da en büyük ve en tesirli hizmeti o yapmıştır. “Tasavvuf ehlini hafife aldı” şeklindeki kerih ve pis lafa gelince, sen bu iftiranın tahkikli, herzelemesiz ispatını yapmazsan, elbette cehennemin esfel-i safilinini boylayacağın gibi, dünyada da “kezzab” vesmini taşımaya mecbur olacaksın. Oysa ki, Hz. Bediüzzaman bir çok risalelerinde tarikat ve tasavvufu, aktap ve pirlerini layık oldukları senalarla yad ettiği gibi, onların dua, vird ve salavatlarından kendi dua kitabına alarak hayatı boyunca okumuştur. Bilhassa Şah-ı Geylanî, Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Rabbanî ve İmam-ı Gazali, Mevlana Celaleddin-i Rumi(kaddesallahu esrarehum) gibi kutup ve gavsları hürmetle sevmiş, kendine Üstad kabul etmiştir. Bilhassa Geylani Hazretleri(ks) ile kalbî ve ruhî alakadarlığı ömrü boyunca sürmüştür. Ayrıca tasavvuf ehlinin şatahat ve zahir-i şeriata aykırı gibi olan bazı söz ve hükümlerindeki problemleri ve vahdet-i vücud gibi müşkilatlı mesleleleri şeriat ve mantık usulleri içinde hall ve fasleden Bediüzzaman Hazretleridir. Risale-i Nurdan Onsekizinci Mektup, Onbeşinci Mektubun Birinci Makamı, ve İkinci Makamının ahiri; Dokuzuncu Lem’a ve Ondördüncü Lem’anın İkinci Makamı; Yirmidokuzuncu Mektubun Dokuzuncu Kısmı, Telvihat-ı Tis’a Risalesi gibi parçalar davamızın delilleridirler. Hele ayrıca cifir ve ebced ilmi ile tahlilleri yapılan Hazret-i Ali(ra) ve Hazret-i Gavs-ı Azam’ın(ks) kerametleri hakkında te’lif edilen Sekiz, Onsekiz ve Yirmisekizinci Lem’alar ve Sekizinci Şua bu iddiamızı daha çok takviye etmektedir. Bunların yanında 1935’te cereyan eden Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi müdafaatı olan Yirmiyedinci Lem’ada mahkemeye ve zamanın ehl-i idaresine karşı tarikatı nasıl müdafaa ettiğini görmek iste-yenler bakabilirler. Burada, bir tek numune –söylediklerimize hüccet olarak– Telvihat-ı Tis’a Risalesinin Üçüncü Telvih’inin son kısımla-rından bir paragraf alıyorum: “Tarikatin dinî ve uhrevî ve ruhanî çok mühim ve ulvî neticelerinden sarf-ı nazar, yalnız âlem-i İslâm içindeki kudsî bir rabıta olan uhuvvetin inkişafına ve inbisatına en birinci, tesirli ve hararetli vasıta tarikatler olduğu gibi; âlem-i küfrün ve siyaset-i Hıristiyaniyenin, nur-u İslâmiyeti söndürmek için müthiş hücumlarına karşı dahi, üç mühim ve sarsılmaz kale-i İslâmiyeden bir kalesidir. Merkez-i hilâfet olan İstanbul’u beş yüz elli sene bütün âlem-i Hıristiyaniyenin karşı-sında muhafaza ettiren, İstanbul’da beş yüz yerde fışkıran envâr-ı tevhid ve o merkez-i İslâmiyedeki ehl-i imanın mühim bir nokta-i istinadı, o büyük camilerin arkalarındaki tekyelerde Allah Allah diyenlerin kuvvet-i imaniyeleri ve marifet-i İlâhiyeden gelen bir muhabbet-i ruhaniye ile cûş u huruşlarıdır. “İşte, ey akılsız hamiyetfuruşlar ve sahtekâr milliyetperverler! Tarikatin, hayat-ı içtimaiyenizde bu hasenesini çürütecek hangi seyyiatlardır, söyleyiniz.”[97]Tahmin ediyorum, tarikat ve tasavvuf hakkındaki yalnız bu parça, bay yazarın Bediüzzaman hakkında ileri sürdüğü iftiralı tüm iddialarına çürütücü bir cevaptır. Hazret-i Üstad’ın bir varis-i nebi olarak söylediği tüm sözleri, şeriat, sünnet ve mantık süzgecinden geçirilerek söylenmiştir. İslâm âlemindeki ulema ve meşayih, Risale-i Nur eserlerini görmüş, okumuş, hiçbir itiraz vaki olmamıştır. O halde, Bediüzzaman mürşid-i ümmettir, insanlığın da muhdisidir. Ona, “Hıristiyan aşığı” diyen ya divane bir sarhoştur ya da–ister istemez–bir ifsad komitesinin ajanı, ya da ajanlarının biçare bir neferidir, diyeceğiz. Muharrem Bayraktarın: “... Said-i Nursi’nin cephedeki gerçek misyonunu incelemek gerekecektir.” demesine karşı... Cevaben deriz: Ağzındaki baklayı hemen çıkar ki kafandaki niyeti herkes görsün. Bediüzzaman’ın cephedeki misyonu, yani görevi sence ne olabilir? Harpte Enver Paşa’nın ve Kumandan Kel Ali’nin nazarı altında gösterdiği fedekarane kahramanlıklar ve neticesinde 5.000’den fazla talebesini feda edip, yani şehadet mertebesine kavuşturduktan sonra, kendisi de yaralanıp ve bir ayağı da kırılıp Ruslara esir düşen fedayi-i İslam bir Bediüzzaman’ın vatanı savunmaktan ve şehadet şerbetini içmekten başka ne gibi gizli bir misyonu olabilir?.. “Harpte Ruslara tek bir kurşun sıkmadı” diyenlerin gözleri kör olsun. Esaretinde Rus Başkumandanı Nikolaviç’e karşı İslamın izzetini, din ilminin vakarını muhafaza için, ölümü beş parayı sayarak kıyam etmemesi –ki, bütün Müslümanların medar-ı fahrı olmuştur– ne gibi bir gayeye matuf ve yönelikti acaba?.. Evet, ey yazar efendi! Onun cephedeki gizli herhangi bir gayesi bir misyonu hakkında bildiğin bir şey varsa, hemen bir an evvel yumurtla!.. Ama eğer bir şey yazarsan, mertçe olsun, öteden beri yapa geldiğin gibi “neffasati fil ukad” cinsinden ol-masın!..
[95] Şu rezil ve utanmazlık örneği laflara cevap vermeye hiç değmezken, ibret-i alem için bu güruhun tiynet ve mahiyetleri daha iyi anlaşılsın diye, kaydediyorum.
[96] Muharrem Bayraktar, “Said-i Nursi ve Askerlik”, Yeni Mesaj, 10.2.2006.
[97] Bediüzzaman Said-i Nursi, Mektubat, Envar Neşriyat, İstanbul 1995, s. 445-446. |
| Yazar Dr.Abdulkadir Badıllı | |
Yeni Mesaj’ın Dördüncü İftiralı Vesvesesi ve Cevaplarıİftira ve cehalet içinde yüzen bu yazar, Hz. Üstad hakkında şöyle bir isnadda bulunuyor: “Hıristiyanlara böylesine yoğun aşkı olan Said-i Nursi, askerlik kurumuna ise hiç de öyle bakmaz. Risale-i Nur talebelerine çağrıda bulunarak: ‘Askere gitmek yerine, Kur’an’a çalışmak suretiyle zamanlarını daha iyi değerlendireceklerini’ ifade eder. (Lem’alar, 100)” Az aşağıda da, askerliğin önemini ve şu cahilane bedbahtça su-i edebinin esbab-ı mucibesinin yorumunu getiriyorum diye şöyle herzeliyor. “Ülkenin her tarafında haçlı askerlerinin çizmesi dolaşırken, Said Nursi’nin talebelerine: ‘Askere gitmeyin’ diye fetvalar vermesi çok yadırganması gerken bir durumdur...”[92]Cevap: Bilgisiz, tarihi olaylardan habersiz bu yazarın şuradaki yorumu, “İkinci iftiralı vesvesesi” bölümündekinden daha çok amiyane bir cehaletin örneğini teşkil eder. Şöyle ki: Bediüzzaman Hazretleri Lem’alar kitabını, 1927’de Barla’ya sürgün getirilmesinden bir müddet sonra yazmıştır. O tarihte ve sonrasında Türkiyenin hiçbir köşesinde, cahil yazarın “ülkenin her tarafında haçlı askerlerinin çizmesi dolaşırken” şeklindeki iddiasını doğrulayan hiç bir olay yoktur. Şimdi mevzuyu bu kadarıyla bırakıp, Lem’alar kitabında yazılı olayı, Hz. Bediüzzaman’ın kendi ifadesiyle aynen aktaralım. “Üçüncü Meraklı Sual: “Bu yakınlarda İngiliz ve İtalya gibi ecnebîlerin bu hükûmete ilişmesiyle, eskiden beri bu vatandaki hükûmetin hakikî nokta-i istinadı ve kuvve-i mâneviyesinin menbaı olan hamiyet-i İslâmiyeyi tehyiç etmekle şeâir-i İslâmiyenin bir derece ihyâsına ve bid’aların bir derece def’ine medar olacağı halde, neden şiddetle harp aleyhinde çıktın ve bu meselenin âsâyişle halledilmesini dua ettin ve şiddetli bir surette mübtedi’lerin hükûmetleri lehinde taraftar çıktın? Bu ise, dolayısıyla bid’alara tarafgirliktir?.. “Elcevap: Biz ferec ve ferah ve sürur ve fütuhat isteriz, fakat kâfirlerin kılıcıyla değil! Kâfirlerin kılıçları başlarını yesin; kılıçlarından gelen faide bize lâzım değil. Zaten o mütemerrid ecnebîlerdir ki, mü-nafıkları ehl-i imana musallat ettiler ve zındıkları yetiştirdiler. “Hem harp belâsı ise, hizmet-i Kur’âniyemize mühim bir zarardır. Bizim en fedakâr ve en kıymettar kardeşlerimizin ekserisi kırk beşten aşağı olduğundan, harp vasıtasıyla vazife-i kudsiye-i Kur’âniyeyi bırakıp askere gitmeye mecbur olacaktılar. Benim param olsa, hüsn-i rızamla, böyle kıymettar kardeşlerimin herbirisini askerlikten kurtarmak için, “bedel-i nakdiye” bin lira ka-dar da olsa verirdim. Böyle yüzer kıymettar kardeşlerimizin hizmet-i Kur’âniye-i Nuriyeyi bırakıp maddî cihad topuzuna el atmakta, yüz bin lira kendi zararımızı hissediyordum. “... Kadîr-i Külli Şey, bir dakikada, bulutlarla dolmuş cevv-i havayı süpürüp temizleyerek semânın berrak yüzünde ziyadar güneşi gösterdiği gibi, bu zulümatlı ve rahmetsiz bulutları da izale edip hakaik-i şeriatı güneş gibi gösterir ve ucuz ve dağdağasız verebilir. Onun rahmetinden bekleriz ki, bize pahalı satmasın. Baştakilerin başlarına akıl ve kalblerine iman versin, yeter. O vakit kendi kendine iş düzelir.”[93]İşte, Hazret-i Bediüzzamanın mevzu’ ile ilgili beyanı, ifadesi bu... Teşvişçi yazarın, “Said-i Nursi, Risale-i Nur talebelerine çağrıda bulunarak: ‘Askere gitmek yerine, Kur’an’a çalışmak suretiyle zamanlarını daha iyi değerlendireceklerini’ ifade eder.” tarzındaki tahrifli ve tezvirli ifadesiyle, Hz. Üstad’ın beyanı arasında bir uyum, bir münasebet görüyor musunuz?.. Elbetteki hayır, diyecek-siniz. Hz. Üstad: “Hem harp belâsı ise, hizmet-i Kur’âniyemize mühim bir zarardır. Bizim en fedakâr ve en kıymettar kardeşlerimizin ekserisi kırk beşten aşağı olduğundan, harp vasıtasıyla vazife-i kudsi-ye-i Kur’âniyeyi bırakıp askere gitmeye mecbur olacaktılar.” diyor. Yazar ise, son derece tecahülden gelerek, tahrif edip: “Askere gitmek yerine, Kur’an’a çalışmak suretiyle...” diye uyduruyor. Bir defa, askere gitmek veya gitmemek, şahısların elinde değil, devletin elindedir. Kendi iradesiyle, askere gitmeyip Kur’an’a çalışmak diye bir metod bulunuyormuydu ki, Bediüzzaman talebelerine öylesi bir çağrıda bulunsun. Hem Hz. Üstad’ın bahsettiği “Hizmet-i kudsiye-i Kur’aniye-i Nuriye” Kur’an’ın metnini öğrenmeye çalışmak değil, Kur’an tefsiri Nur risalelerini elle yazıp çoğaltmak ve neşretmek hadisesidir. Harp patlarsa, 45’ten aşağı yaşlarda herkes askere çağrılacağı için, Risale-i Nurları elle yazıp çoğaltanlar da mecburen askere alınacaklardı, diyor. Param olsa, nakdî bedel bin lira da olsa verecektim diyerek askerliğin mecburî bir vazife olduğunu ifade ediyor. İşte buna göre yakıştırılmış yalanlı iftiralarını görün!.. Acaba İngiliz ve İtalyanların bu hükümete ilişme hadisesi ne idi?.. 1926 Nisanında İtalyan Başbakanı Mussoloni ve İngilizler’in, Doğu Akdeniz ile ilgili olarak verdikleri demeç üzerine, Türkiye Hükümeti Bakanlar Kurulu kısmi seferberlik kararı aldı. Fakat mesele, harpsız anlaşma ile sonuçlandı. İşte talihsiz yazarın karanlık mihrakın emirber neferliği hesabına söylediği kapkara cehaletle ve insafsızca olan şu: “Hıristiyanlara böylesine yoğun aşkı olan Said-i Nursi...” şeklindeki sözü için herhalde Bediüzzaman Hazretlerini tanıyan herkes, her ehl-i vicdan belki de Allah ve melaikeleri de ona bedel bu adamı lanetliyor, nefrinler yağdırıyor. Bediüzzaman Hazretlerinin İstanbul’un İngilizlerce işgali sırasında onlara karşı haykırdığı “Tükürün o ehl-i zulmün o hayasız yüzüne” ifadesini, yalana dayanan müfterilerin yüzü de hakediyor. Evet, Bediüzzaman Hazretleri Birinci Cihan Harbinde gö-nüllü alay kumandanı olarak katıldığı harpte harika kahramanlık destanları yazdırdığı gibi, harici tecavüzler ve istilacı ecnebilere karşı her zaman mücadele etmiştir. Vatanın sınırlarını koruyan askerlere ve askerliğe karşı hiçbir menfi tavrı görülmemiştir. Orduyu ve askerleri kendi ruhuna yakın ve alakadar görmüştür. Birinci Cihan Harbinde ordunun yanında ve önünde iki buçuk sene gece-gündüz Rus ve Ermenilerle çarpışmış, 5 binden fazla talebelerini şehit vermiştir. En son, Bitlis şehri içinde sağ kalan 20 talebesiyle birlikte bir Rus taburu içine düşerek çarpışmış ve o yirmi talebesinden öz yeğeni Ubeyd de içinde olarak onaltısı da şehid düşmüştür. Daha sonra, kendisi de üç yerinden yaralan-mış, bir ayağı da kırılınca Ruslara esir düşmüştür. Ruslar tarafın-dan esir alınıp Sibirya’ya doğru götürülürken, bir süre Tiflis’te esirlerin yığılması için bekletilmiş. Tiflis’te iken, 1 Eylül 1916’da, Osmanlı Devleti Hariciye Nazırı Talat Paşa, Hilal-i Ahmer Reisi Besim Ömer Paşa’ya emirname göndererek, “Bediüzzaman Said-i Kürdi’ye 60 altın karşılığı 1254 mark parayı kurye eliyle ulaştırılmasını” emretmiş ve bu para kendisine ulaştırılmıştır. Temmuz 1918’de esaretten firar edip İstanbul’a ulaştığında, Tanin gazetesi hadiseyi “Muvasalat” başlığıyla haber olarak vermiş, Harbiye Nazırı Enver Paşa Bediüzzaman’ı Nazırlığa davet etmiş, lazım gelen ihtiramlarla karşılanmış, ne gibi bir vazife, makam isterse hemen verileceğinin teklifinde bulunmuştur. Ve bu arada Ordu-yu Hümayun adına kendisine “miralay nişanı” ve bir de “iftiharlı bir harp madalyası”nı vermiştir. Bunun yanında ordunun bütçesinden 150 altın lirayı da ısrar ederek Üstad’a kabul ettirdikten sonra, o günlerde yeni kurulmuş Darü’l-Hik-meti’l-İslamiye’ye ordunun bir delegesi sıfatıyla alınmasını Padişah ve Şeyhülislama teklifte bulunmuştur. Bu teklif hemen kabul görmüş ve Bediüzzaman 50 altın lira maaşla bu daireye resmen alınmıştır.[94]Çok insafsız olan bu adamdan ve arkasındakilerden hariç, ehl-i vicdana soruyorum: “Eğer Bediüzzaman askerlik düşmanı ve tecavüz eden ecnebi devletlere ve Hıristiyanlara aşık birisi ise, onun harpteki o destanlar yazdıran hali ne için ve tepedeki devlet ricalinin ona karşı şu iltifatları niye?..”
[92] Muharrem Bayraktar, “Said-i Nursi ve Askerlik”, Yeni Mesaj, 10.2.2006.
[93] Lem’alar, s. 104.
[94] Şu söylediklerimin belgeleri, klişeleriyle birlikte eserimiz olan Mufassal Tarihçe-i Hayat, C. 1, ss. 410-441 ve 448-449’dadır. |
| Yazar Dr.Abdulkadir Badıllı | |
Yeni Mesaj’ın Üçüncü İftiralı Vesvesesi ve CevaplarıŞöyle diyor bay yazar: “Kafkas cephesine giden Said; burada yazdığı İşaratül-İ’caz’da yine Hıristiyanlara seslenir şöyle der: ‘Kur’an size bütün bütün dininizi terk etmeyi emretmiyor. Ancak itikadınızı ikmal ve yanınızda bulunan... esasat-ı diniyye üzerine[84] bina ediniz’ diye teklifte bulunuyor.” ve devam ediyor: “Halbuki Said-i Nursi’nin söylediğinin tam aksine Kur’an Hıristiyanlara dinlerini tamamen terk etmelerini (...) emreder”. “Said-i Nursi Hıristiyanlara “bütün bütün dininizi terk edin” diye çağrıda bulunan Kur’an’ı adeta tahrif ederek, bunun tam tersini yansıtır risalelerine.” Ayrıca yine der ki; “Said-i Nursi cephede Ruslara kurşun sıkmış mıdır?”[85]Cevap: Bütün bütün vicdandan soyulmuş kimselerin yapabileceği şu rezil iftiranın tahliline geçmeden, bütün dünya Müslüman alimlerinin en âlî bir mertebede takdir ve beğenilerini kazanmış ve bugün Sudan ve Mısır/Aynuşşems Üniversitelerinde ve ayrıca Mekke-i Mükerreme’de seyyidler cemaatının ma’hedlerinde (büyük medrese) ders kitabı olarak okutulan; ve 1918’de tab’edildiğinde Şeyhülislamlık tarafından Osmanlı ülkesinin bütün müftülüklerine birer tane gönderilen dünya çapında meşhur olan nadide İşaratu’l-İ’caz kitabının, harikulade ve emsalsiz bir tahlil ile yapılmış tefsir ve müfessirliğine bir echel şahsın Kur’an-ı Azimüşşanın hiçbir hakikatına vukufiyeti olmayan sadece piyasadaki bazı nakıs tercümeleri gören bir adamın ibareyi tahrif ederek dil uzatması, ister istemez insanın aklına şu güruh-u iftirakârların arkasında müthiş bir zendeka komitesinin varlığını ihsa ettiriyor gibidir. Her ne ise!.. Şimdi gelin, beraberce İşaratül-İ’caz tefsirinin mevzu-u bahis o bölümüne bakalım. İşte önce Arapça metni: Üçüncüsü: Arabi ibarenin burasında, İslamiyetin asr-ı saadette yeşeren bir ağaç gibi olup, kökü mazinin derinliklerinde, dalları ise istikbal semasında olduğunu izah ettikten sonra, Arabi ibare şöyle devam eder. Şimdi de bu ibarenin Türkçe tercümesine geçiyoruz: “ cümlesine gelince, bilmiş ol ki: Bu gibi tavsifatlar (Yani: “Senden evvel gelen peygamberlere nazil olmuş kitaplara da iman ediyorlar” diye olan tavsifat) bir teşviki tazammun ediyorlar. Teşvik ise, inşaî hükümleri tazammun eyler. Yani mesela: “Şöyle şöyle iman ediniz ve tefrikaya düşmeyiniz” gibi hükümler. “Sonra nın şu makabliyle nazım, diziliş ve bağlanışında, dört ayrı letaif bulunmaktadır. “Birincisi: Medlülün delil üzerine olan atfıdır. Yani delil ile ispatı yapılmış olan eski peygamberlerin ve kitaplarının medlulu, ye atfedilmiş olmasıdır. Yani –mealiyle– şöyle demektedir ki: “Ey insanlar! Kur’ana iman ettiğinizde münzel olan sabık kitaplara dahi iman ediniz! Çünkü Kur’an o kitapların hem tasdikcisi, hem de onların da (asliyetleri itibariyle) hak olduklarının şahididir. [86] ayeti bu hükmün delilidir. (Bu ayetin delil olduğu şu noktadandır; ayetin tamamı mealen şöyle diyor: “Ey Nebiyy-i Zîşan! Sen onlara de ki: Cebrail Aleyhisselama düşmanlık eden –ki Yahudilerdir– “Neden bu Kur’anı Muhammed’e indirdi” diye ona düşman olmuşlardı. Böyle diyen kimseler gebersinler. Zira Cebrail Aleyhisselam hem Kur’an’ı, hem eski peygamberlerin kitaplarını getirmiştir. Dolayısıyla Kur’an’ın da, eski kitapların da tasdikçisi odur... ilh.) “İkincisi: Delilin medlul üzerine olan atfıdır. Bu mana da şöyle ifade edilebilir: “Ey ehl-i kitap! Siz madem geçmiş peygamberlere ve kütüb-i salifeye iman ediyorsunuz, herhalde Kur’ana ve Hazret-i Muhammed’e(asm) de iman etmeniz lazımdır. Zira, eski peygamberler ve onların kitapları Hz. Ahmed’in(asm) geleceğini müjdelemişlerdir. Hem çünkü eski peygamberlerin ve kitaplarının doğruluklarının medarı ve peygamberliklerinin merci’ ve menatı, hakikatıyla ve ru-huyla en ekmel vechiyle Kur’anda ve en zahir bir tarzda Hz. Muhammed’de(asm) bulunmaktadır. Şu halde, kıyas-ı evlevî ile yani, eğer onlar peygamber iseler ve ellerindeki kitaplar Allah’ın fermanları iseler; herhalde ve hiç çaresi yok, bu da onlar gibi peygamberdir, elindeki Kur’an da Allah’ın kelamıdır. “Üçüncüsü: Yukarıda Arapça metin içinde Türkçe hülasası yazıldı. “Dördüncüsü: Bu ayet cümlesinde, ehl-i kitabı imana teşvik etmeye ve sonra ünsiyetlendirmeye ve onlara kolaylık göstermeye bir işaret de vardır ki; bu cümle-i ayet ehl-i kitaba sanki der: “Sizin bu yola (Kur’an yoluna), bu çizgiye girmenizde bir zorluk, bir meşak-kat, bir sıkıntınız olmaması lazımdır. Zira ki siz, birden bire eski kabuğunuzdan çıkmayacaksınız. Belki sadece inandıklarınızı tekmil etmiş olacaksınız... Ve sizin yanınızda müesses olan inancınız üstüne bina edeceksiniz... “Evet, Kur’an, usûlü’d-din ve akaidde ta’dil edici, tekmil edici olduğu gibi, kütüb-ü sabıkadaki ve geçmiş şeriatların asıllarındaki bütün mehasini kendisinde toplamış bir kitaptır. Ancak zaman ve mekanın teğayyür ve değişkenlik göstermeleriyle, tahavvül ve tebeddül edebilme kabiliyetinde olan teferruatta ise, Kur’an müessistir. Yani, ahkam-ı şeri’yeyi te’sis edicidir...”[87]İşte dünyanın istihsan ve takdir ettiği ve Birinci Cihan Harbinin yadigarı İşaratü’l-İ’caz’ın Yeni Mesaj’dan bir yazarın basiretsizce itirazına medar bölümünü, Arapça metnini ve tercümesini gördünüz. Nasıl Hz. Bediüzzaman’ın nurlu ifadelerinin önünü-arkasını okumadan, sağını-solunu kırparak, iftiralarına göre kalıplayıp neşreden mezkur gazetenin marifetini de gördünüz!.. İsterseniz o iftira düzmeceleri bir daha göz önüne getirelim: “Kafkas cephesine giden Said; burada yazdığı İşaratü’l-İ’caz’da yine Hıristiyanlara seslenir şöyle der: ‘Kur’an size bütün bütün dininizi terk etmeyi emretmiyor. Ancak itikatınızı ikmal ve yanınızda bulunan esasat-ı diniyye üzerine bina ediniz’ diye teklifte bulunuyor.” diye yazmış. Hz. Üstad’ın Arabî asıl olan ifadesinde “bütün bütün dininizi terk etmeyi emretmiyor.” değil, “Siz birdenbire eski kabuğunuzdan çıkmayacaksınız” ifadesiyledir. Ama merhum Molla Abdulmecid Efendi (Bediüzzamanın kardeşi) bunu öyle yazmış. Gerçi arada bir fark var. Birinci şekli “Size bütün bütün dininizi terk etmenizi emretmiyor” olsa, Kur’an’ın emri gibi olur. Ama Arabî asılda: “Sanki onlara der: ‘Birdenbire (eski) kabuğunuzdan çıkmıyacaksınız.” olsa, bir emir değil, halin oluş şekli, neticesi öyle olur. Biz mese-leyi Molla Abdülmecid’in tercümesine göre değerlendirmeye alırsak, iş nereye varır? Bence hiçbir yere varmaz. Çünkü Kur’an ehl-i kitabı peygamberimizin lisanıyla [88] diye çağırırken “din ve itikadınızı tamamen atıp ve bırakıp geliniz!” demiyor. Belki: “Bizim ve sizin aramızda hükümce müsavî olan bir kelimeye geliniz. O kelime de: hiçbir şeyi (ubudiyetimizde) Allah’a şerik yapmayalım... ilh.” İşte bu ayete baktığımızda; din ilminde cahil yazarın söylediği: “Halbuki Kur’an Hıristiyanlara dinlerini tamamen terk etmelerini... emreder” sözü mesnedsiz, atma ve hükümsüzdür. Hayır, yazar efendi! Çünkü senin “Kur’an emreder” şeklindeki kafadan dolma, kendi reyin ile tefsirin gibi, Kur’an’da öyle açık emirli bir ayet yoktur. Bediüzzaman Hazretleri için “Hıristiyanlara seslenir” diye yazması, kizipli bedbahtça bir iftiradır. Çünkü o Üstad-ı Müfessir, harbin en dehşetli halleri içinde Kur’an’ın en ince nüktelerini buluyor, tefsirini yazıyordu. Tefsirinde Hıristiyan kelimesini hiç ağzına almadan, hep ehl-i kitap diye yazmıştır. Çünkü Kur’an öyle diyor. Seslenme, eğer bir hitap ise, o Bediüzzaman’a ait olmaz, Kur’an’ın mana ve mazmunlarından çıkan bir hitap olur. Acaba bu ayetin tefsirinde başka müfessirler ne diyor diye bir-iki meşhur ve muteber tefsir kitaplarına baktık. İşte: 1. Büyük allame Muhammed Eş-Şevkanî, Fethu’l-Kadir isim-li dünyaca meşhur tefsiri, C. 1, s. 114’te aynı ayetin bu bölümü için derki: “İbn-i Cerir’in tercih ettiği ve Sudiyyin tefsirinde Hz. İbn-i Abbas ve İbn-i Mes’ud ve sahabelerin bir kaçından naklettiği şu: (ayette kasdedilenler) ehl-i kitabın mü’minleridirler. Çünkü onlar; hem Allah’ın Hz. Muhammed’e, hem de ondan öncekilere inzal eylediklerinin arasını cem’etmişlerdir. Ve bu ayet onlar için nazil olmuştur.” 2. İmam es-Seyyid Muhammed Reşid Rıza, El-Menar isimli tefsirinde Şevkanî’nin sözlerini tekrar etmekle beraber, mevzumuzu ihsas ettirir tarzda şu enterasan sözleri söyler: “Kur’an’a iman edenler birkaç çeşittir. Birçok kimseler var ki, Kur’an hakkındaki düşüncelerini sorsanız, derler ki: ‘O şeksiz Allah’ın kelamıdır.’ Fakat bunu böyle diyenlerin amelleri ve halleri Kur’an’a arzedilse görülecektir ki; Kur’an’ın emirlerine bütün bütün mübayindir, tersdir. Çünkü Kur’an gıybetten, iftiradan ve yalandan nehyederken, onlar hem gıybet ediyor, iftiraya koşuyor, yalan söylemeyi de bir günah saymıyorlar.”[89]3. et-Tefsirü’l-Kebir de aynı ayet cümlesinde: “Bu ayette bir hususîlik vardır ki, o da: İki ciheti birleştirenlerin [eski peygamber ve kitaplarına imanla beraber Hz. Muhammed’e(asm) ve Kur’ana iman etmeleri cihetleri] şereflerlerini artırmaktadır. Sonra da, Abdullah bin Selam(ra) gibileri bu teşrif (şereflendirme) ile göstererek, emsalleri-nin bu dine girmelerini terğib ve teşvik etmektedir.”[90] 4. el-Alusi, Tefsir-i Ruhu’l-Maani’sinde, aynı ayet: “Bunlar ehl-i kitap mü’minleridir” İbn-i Mesud’dan naklettiği bir hadisle te’kid eyler. Ayrıca, bir çok ayet ve hadislerle der ki: “Ehl-i kitap mensupları iman ettiklerinde iki kat ecirleri vardır” diyerek teşvik ve terğib eyler.[91] İşte en mühim ve en kıymetli tefsirler böyle diyor. Acaba en ali müfessir-i Kur’an olan Hz. Bediüzzaman, bütün tefsirlerin birleştiği ayetteki “teşvik ve terğib” işaretinden dört nükteli manayı çıkarmasına kim hayır, diyebilir?.. Hayır diyemez. Çünkü o tefsir Kur’an’dandır. Şu münasebetle Bediüzzaman gibi bir İslam mücahidi, müceddidi, müfessiri ve mütekellimi bir zat-ı kerime, iftiradan, gıybetten ve yalandan ibaret dil uzatanlara şöyle bir seslenmek icabediyor: “Ey karanlık mihraklar adına kazf-ı muhsanat yapan yazarlar!.. Siz kimsiniz ki, bir müfessir-i Kur’an’a karşı söz söyleyesiniz! Bu meydan, allame ve müçtehid müfessirlerin meydanıdır. Kur’an’ın esrarını istihrac edenlerin alanıdır. Buralara, aslı-faslı, ilmî şahsiyeti gayr-ı muayyen Haydolar, maydolar yanaşamazlar, burnunu sokamazlar!..”
[84] Herhalde İncil’de diyecektir, insafsız yazar.
[85] Muharrem Bayraktar, “Said-i Nursi ve Askerlik”, Yeni Mesaj, 10.2.2006.
[86] Bakara Suresi, 97.
[87] Bediüzzaman Said-i Nursi, İşaratü’l-İ’caz, Mütercim: Abdülkadir Badıllı, İttihad Yayıncılık, İstanbul 2004, ss. 107-108.
[88] Âl-i İmran Suresi, 65.
[89] el-Menar, C. 1, ss. 113.
[90] Fahreddin er-Râzî, et-Tefsîrü’l-Kebîr, C. 1, s. 31.
[91] el-Alusî, Tefsir-i Ruhu’l-Maanî, C. 1, s. 119. |
| Yazar Dr.Abdulkadir Badıllı | |
Yeni Mesaj’ın İkinci İftiralı Vesvesesi ve CevaplarıŞöyle diyor insafsız Bay Muharrem: “... Said-i Nursi’nin Birinci Dünya Savaşında, Müslümanlarla savaşıp ölen Hıristiyanlar için söylediği: ‘Kafir de olsalar onlar hakkında Rahmet-i İlahiyenin mükafatları vardır’ şeklindeki dudak uçuklatan sözleri idi.”35
Cevap: Bu tahrifçiye cevaba, Fuzuli-i Bağdadînin bir güzel ve hikmetli sözüyle başlamak istiyorum: “Kalem olsun eli ol katib-i bed tahririn,[81]Ki fesad-ı rakamı surumuzu şur eyler” Yani; “Kötü yazan, kalem karıştıran o katip, bir rakamın oy-natılmasıyla, ‘sûr’ kelimemizi ‘şûr’ yapar”. Bu insafsız adam da aynen öyledir. Çünkü Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretleri 1942’lerde, Kastamonu vilayetinde 66 yaşında sürgün hayatı yaşarken bahse konu mektubunu yazmış olduğu halde, gördüğünüz gibi, bu tahrifçi ve insafsız adam, “Said-i Nursi’nin Birinci Dünya Savaşında...” diye başlıyor ve devam ediyor: “Müslümanlarla savaşıp ölen Hıristiyanlar için söylediği: ‘Kafir de olsalar onlar hakkında Rahmet-i İlahiyenin mükafatları vardır’...” Yani kasıtlı tahrifçiye göre bu sözleri Bediüzzaman söylemiş!.. Oysa ki, 1942’de “Müslümanlarla savaşan kafirler” diye bir şey yoktur. Çünkü müslümanların katıldığı savaş yoktur. Amma İkinci Cihan Harbinin en şiddetli günleri yaşanmaktadır. Almanlar, Ruslarla ve İngilizlerle savaşıyor. Her iki taraf da gayr-i müslimdir. Hal böyle iken, Hazret-i Üstad’ın şeriata ve hakikate uygun ve hakikatli sözlerini böylesine iftiralı tahrif eyleyenin, acaba hükmü şeriatta nedir? Elcevap: İslam mahkemelerinde şahitliği gayr-ı muteber, sözüne inanılmaz bir fasıktır. İşte biz de, Hz. Bediüzzaman’ın bahse konu 1942 tarihli mektubunu asıl metniyle vererek bir iki söz daha edeceğiz. “Şiddet-i şefkat ve rikkatten, bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber mânevî ve şiddetli bir soğuk ve musibet-i beşeriyeden biçarelere gelen felâketler, helâketler, sefaletler, açlıklar şiddetle rikkatime dokundu. Birden ihtar edildi ki: Böyle musibetlerde kâfir de olsa hakkında bir nevi merhamet ve mükâfat vardır ki, o musibet ona nisbeten çok ucuz düşer. Böyle musibet-i semaviye mâsumlar hakkında bir nevi şehadet hükmüne geçiyor.”[82]Bu mektubun, İkinci Cihan Harbi ortalarında yazıldığını gösteren alttaki paragraftır. Şöyle diyor: “Üç dört aydır ki, dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiç haberim yokken, Avrupa, Rusya’daki çoluk-çocuğa acıyarak tahattur ettim.”[83] Şimdi gelin beraberce şu insafsız muharrifin haline bakalım, iftirakarane sözlerine dikkat edelim ki, bu yazar Bediüzzamana atfen: “Müslümanlara karşı savaşıp ölen Hıristiyanlar için söylediği” diye yazmış. Ey ehl-i iman! Üstad’ın şu sözleri içinde böyle bir kelime gördünüz mü?.. Elbette ki “hayır” diyeceksiniz. Çünkü karanlık mihrakın yazarı yalan uyduruyor, gerçeği tahrif ediyor... Dinini, imanını zındık şeytanlara peşkeş çekiyor. Bu yazar bir de, Bediüzzaman için: “... dudak uçuklatan sözleri idi” diye sözlerini, bir herzeleme olarak tanıtıyor. Amma iyice bilinsin ki, şu iftiraların uydurulduğu ilk gününden ve başından beri Hz. Üstad Bediüzzaman ve Nur mesleğiyle böyle zendeka hesabına yalan ve iftiralarla uğraşanlar, bila-istisna alemde rezil ve rüsvay oldukları gibi, akibetleri de hüsran olmuştur.
[81] Bir nüshada “Ol kafir-i” şeklinde geçmektedir. Burada “kâfir”den kasıt, hakikati saklayan, gömen manasındadır.
[82] Kastamonu Lâhikası, s. 111.
[83] A.g.e., s. 111. |
| Yazar Dr. Abdülkadir Badıllı | |
|
Yeni Mesaj adındaki gazete ve aktör yazarı Muhar-rem Bayraktar’ın herzeledikleri iftiralı vesveselerinden, aleme ibret numunesi olarak birkaç iddialarını ele alacağız. Sayfalar dolusu iftiralarına ve vakvakları andıran seslerine bakacak ve bulaşacak vakit ve halimiz yoktur. Yeni Mesaj’ın Birinci İftiralı Vesvesesi ve Cevapları“Said-i Nursi Hürriyet ve İtilaf fırkasında iken, Müderrisin Cemiyeti’ni kurdu. Sonra da Teâli-i İslam Cemiyeti olarak meydana çıkan bu cemiyette üye olarak, kuva-yı milliye aleyhinde yazılan bildiride Said-i Nursi’nin imzası var... Ve bu bildiri İkdam gazetesinin 16 Eylül 1919 sayısında yayınlandı.”[70] dedikten sonra, adı geçen bildiriden bazı pasajlar vermektedir. Üstad Bediüzzaman 1918’den İtibaren Siyasi Hiçbir Cemiyete GirmediBu çok şeni’ ve son derece acı ve galiz iftiranın cevapları az üst tarafta verilen son derece açık, zahir ve bahir belgelerdir. Bununla beraber, şu an önümde duran İkdam gazetesinin aynı tarihli sayısının fotokopisinde ileri sürülen bildiriden eser yoktur. Öyle bir bildiri yer almadığına göre bu iddia yalan olmuş oluyor. Dürüst bir insanın: “Falanca gazetede şunlar var dediğinde”, o gazetenin klişesini ibraz etmesi gerekir. Anlaşılıyor ki, yazar bir mukallittir, fikir hempalarından taklid eyler, bu defa gazete dışında (İkdam dışında) bir iki kaynak daha veriyor. Bu kaynaklardan birisi, Prof. Yücel Özkaya’nın bir dergide ya-yınlanan “Ulusal Bağımsızlık Savaşı Boyunca Yararlı ve Zararlı Dernekler” adında bir makalesidir. Yazar, Bediüzzaman’ın Müderrisin Cemiyeti’nde –ilk kuruluşunda–kurucu değil, bir üye olarak isminin bulunduğundan söz eder, öteye gitmez. Öbür kaynak da, bunun gibilere dayandığı anlaşılmakta. Az sonra gerçek tahkikli belgeler verilecektir. İşin gerçek durumuna baktığımızda: Bediüzzaman Hazretleri 1918 Temmuzunda Rusya’dan firar edip İstanbul’a geldiği günden, ta 19 kasım 1922’de İstanbul’dan ayrılıp Ankara’ya gidinceye kadar siyasi hiçbir cemiyete girmiş değildir. Yalnız esaret dönüşünde Harbiye Nazırı Enver Paşanın ısrarıyla Darü’l-Hikmeti’l-İslamiye’ye aza olarak resmen tayin edilmiştir. Ve bu arada hiçbir siyasi yönü olmayan iki cemiyete de üye olarak katılmıştır. Bunlardan birisi Hilal-i Ahdar Cemiyeti (Yeşilay), ikincisi ise, kuruluş tüzüğünde, siyasetle kat’î surette meşgul olunamayacağı, sadece müderrislerin haklarını aramak ve halka dinî nasihatlarda bulunmak maksadına yönelik esaslar üzerine kurulmuş olan Müderrisin Cemiyeti’ne de üye olarak katılmıştır. Hilal-i Ahdar Cemiyeti’nin kuruluş gayesi ise, şeytan ve mel’un İngilizlerin İstanbul’u işgalinden itibaren, gemiler dolusu, beyin uyuşturan içkileri dışardan getirip İstanbul’a sokmaları ve onunla beyinsiz bir takım avereleri uyuşturup düşüncelerini felcetmek ve işgal işini böylece kolaylaştırmak için idi. İşte Hilal-i Ahdar İngiliz’in bu şeytani planına karşı kurulmuştu.[71]Bediüzzaman’ın siyasi cemiyetlere asla katılmadığını gösteren onun yazılı şu sözleridir: “S. Hangi cemiyettensin? Neden muhalefeti tenkit ediyorsun? “C. Şüheda cemiyetindenim. Tek bir veliyi inkar veya istihfaf etmek meş’umdur. Öyle ise, iki milyon evliyaullah olan şühedayı inkar etmek ve kanlarını heder etmek meş’umların en meş’umudur. Zira muhalefet der: ‘Haksız olarak harbe girildi. Hasmımız haklı idiler.’ İşte şu hüküm, iki milyon şühedanın şehadetini inkardır. Bence en çok duamız bu olmalı.” [72]Üstad’ın bu beyanı gösteriyor ki o, siyasi cemiyetlerle alakası olmadığı gibi, İttihad ve Terakki Cemiyeti’ne muhalif olan İtilaf fırkasında ise asla değildir. Adı konu olan İkdam gazetesi önümde duruyor. Yazarın bahsettiği bildiri 16 Eylül 1919 tarihli nüshasında yok. Gazetenin 26 Eylül 1919 tarihli sayısında Cemiyet-i Müderrisin namına yayınlanan bir beyanname vardır. Bir de, İkdam gazetesi 9 Mart 1920 tarihli nüshasında; Ermeni meb’usu Bogos Nobar ile Şerif Paşanın Paris’te birlikte “Kürt ve Ermeni İttifakı” adı altında bir muhtıra hazırlayarak Lozan Konferansı’na sunmak; Kürt ve Ermeniler birleşik bir devlet kurmak teşebbüslerine karşı, Bediüzzaman Hazretleri ve iki doğulu arkadaşının beraber hazırladıkları son derece şiddetli ve hiddetli bir protesto yazısı yayınlanmıştır. Bunun dışında Bediüzzaman Hazretlerinin İkdam’da hiçbir yazısı yayınlanmamıştır.[73]Bu konuda geniş araştırma yapan mutemed bazı kaynaklar elde ettik. Bu kaynaklar özetle şunlardır: 1. Prof. Dr. Tarık Ziya Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, Mütareke Dönemi, C. 2, ss. 382-397. 2. Kemal Gurulkan, “Teali-i İslam Cemiyeti” İ.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, basılmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 1996 ve Köprü, “İslâm’ın Siyasallaşma Sürecinde Cemiyet-i Müderrisin’den Teâli-i İslâm’a”, Güz 2000, Sayı: 72, ss. 5-14. Bu araştırma yazısı ve bu yazıda isimleri verilen gazeteler, dergiler ve kitap isimleri, rakamlarıyla beraber aşağıda sırasına göre verilecektir. İşte çarpıtılan tarihi hadiseyi kısaca tahlil ediyoruz. Cemiyet-i Müderrisin ve Teâli-i İslâm Cemiyetinin Gerçek Mahiyeti ve Üyelerinin KimliğiÖnce Cemiyet-i Müderrisin31 Mart hadisesi sebebiyle, din adamları ve müderris ulemaya karşı oluşan umumi bir antipati (iğbirar), ulema zümresini İttihad ve Terakki’den uzaklaştırıp, muhalefet vaziyetinde olan Hürriyet ve İtilaf fırkasına yanaşmaya itmiştir. Birkaç sene sonra da, ulema heyeti bu fırkadan (partiden) ayrılarak; haklarını arama ve haksız, usulsüz atamaların önüne geçme gibi gayelerle, ama hiçbir surette cemiyet olarak siyaset ve siyasi işlere karış-mamaya ve sadece halkı nasihat yoluyla irşad eylemeye çalışmaya yönelik olarak 15 şubat 1335/1919 tarihinde “Müderrisin” ismi altında bir cemiyet kurdular. Cemiyet kurulduktan sonra, cemi-yetin kuruluş gayesinin beyannamesini ve hizmet sahalarının sınırlarını tayin eden bildirgesini yayınladılar.[74]Bu cemiyetin kurucuları: 1. Fatih Dersiamlarından Abdülfettah 2. Fatih Dersiamlarından Geyveli İbrahim Hakkı 3. Fatih Dersiamlarından İskilipli Mehmed Atıf 4. Beyazid Dersiamlarından Ermenekli Mustafa Safvet Efendi. Azaları: 1. Darü’l-Hikmeti’l-İslamiye azasından Eşref Efendizâde Şevketî 2. Darü’l-Hikmeti’l-İslamiye azasından Said-i Kürdî 3. Fatih Dersiamlarından Düzceli Zahid (Zahid Kevseri) 4. Darü’l-Hilâfeti’l-Aliyye Sahn Medreseleri Fıkıh Müderrislerinden Seydişehirli Hasan Fehmi 5. Darü’l-Hilafeti’l-Aliye İbtida-i Dâhil Medreseleri Mantık Müderrisi Manisalı Mustafa 6. Fatih Dersiamlarından Âsitâneli Hafız Abdullah 7. Dersiamdan Sinoplu Mehmed Efendilerdir.[75]İzmir’in işgali olayı üzerine, Sultan M. Vahidüddin’in beyanatından sonra, Müderrisin Cemiyeti de 26 Eylül 1335/1919’da, istişaresiz, yani üyeler haberdar edilmeden siyasi bir bildiriyi İkdam gazetesinde neşretmesi üzerine, üyelerin hemen hepsi bu cemiyetten ayrılmışlardır.[76] Cemiyet-i Müderrisin, 10 Kasım 1335/1919’da Genel Kurul toplantısını yapacağını gazetede ilan etmiş ve 14 Kasım 1919’daki Genel Kurul’da almış olduğu bir kararla: “Cemiyeti genişletelim..” diye, müderrisler dışında bir çok insanı içine alarak Teâli-i İslâm cemiyetine dönüşmüştür.[77] Ve Teâli-i İslâm CemiyetiProf. Dr. Tarık ZaferTunaya der ki: Bu cemiyetin üyeleri içinde, Müderrisin Cemiyeti’nden sadece iki isim vardır. Bunlar da İskilipli Mehmed Atıf ile Seydişehirli Hasan Fehmi’dir.[78]33 Teâli-i İslâm Cemiyeti Kurucuları: 1. İskilipli Mehmed Atıf Efendi, 2. Konyalı Abdullah Atıf Efendi 3. Bergamalı Mehmed Zeki Efendi, Kâtib-i Umumi (Genel Sekreter) Azaları: 1. Erzincanlı Hasan Fehmi Efendi 2. İstanbullu Şerefeddin Efendi 3. Manisalı Hayreddin Efendi 4. Tarih Müderrisi Tahirü’l-Mevlevi 5. Kayserili Şemseddin 6. Seydişehirli Hasan Fehmi Efendi[79]İşte gözler önünde görüldüğü üzere Teâli-i İslâm Cemiye-ti’nde Bediüzzaman Hazretlerinin ismi yoktur. Müderrisin Cemiyeti’nde bulunması ise, bütün kurucuları meşhur alim ve büyük müderris insanlar olan, aslî gayesi ve tüzüğüne göre siyasetle ilgisi olmayan bir cemiyet içinde, sadece muvakkat bir üyelikten ibaret olmuştur. Sonra Cemiyet, siyaset-i ecnebiye alet olacak bir tarzda maksadı dışında ve hem de istişaresiz, izinsiz bildiriler neşredince bu cemiyetten ayrılmış ve şahsı adına kuva-yı milliyeyi destekleyen makaleler ve kitaplar neşretmiştir. 35 Muharrem Bayraktar, “Said-i Nursi ve Askerlik”, Yeni Mesaj, 10.2.2006.Teâli-i İslâm Cemiyeti’nin BildirisiAğustos 1920’de İstanbul Hükümetinin almış olduğu bir karar üzerine, Şeyhülislamlık bir fetva yayınladı. Ayrıca da Teâli-i İslâm Cemiyeti’nin de kuva-yı milliye aleyhine bir bildiri yayınlayacağı duyuldu. Bunu duyan cemiyet azalarından Tahirü’l-Mevlevi ile İskilipli Muhammed Atıf Efendi Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendiye çıkarak: Cemiyetleri adına öylesi bir bildirinin altına mühür vurulmamasını istediler. Uzun münakaşalar oldu. Cemiyet içinde de bildiri aleyhinde mücadeleleri sürdü. Bunun üzerine bildiri için cemiyette oylama yapıldı. 10 üyeden 5’i red, 5’i evet dedi. Cemiyet Reisi İskilipli Mehmed Atıf Bey de red oyu kullanınca bildiri mühürlenemedi. Ama, 23 Teşrin-i Evvel 1920 tarihli Vakit gazetesi, Eskişehir’de Teâli-i İslâm Cemiyeti imzası taşıyan bir takım bildirilerin Yunan tayyarelerinden atıldığı haberini vermişti. Zaten oylama sırasında Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendinin damadı M. Zeki, üyelere hitaben: “Siz kabul etseniz de, etmeseniz de, hükümet bu beyannameyi Anadolu’ya gönderecektir.” diye bağırdığını ve bilahare Tahirü’l-Mevlevi’nin Ziraat Nazırlığındaki vazifesine son verildiği kayıtlıdır.[80]Evet, hadisenin tarihi belgeleri bunlardan ibaret... Düşünüyorum da, acaba kendilerini dipten zorlayarak yırtı-lırcasına Bediüzzaman’a karşı şimdi buğz ve kin kusan şu bedbahtlar bu katî’ belgeler karşısında bir utanç duyabilecekler mi? Kim ne yaparsa, yapsın!.. “Bir şem’a ki Mevla yaka üflemekle sönmez”...
[70] Yeni Mesaj, 28.4.2005, 6.5.2005.
[71] Belgeler, Mufassal Tarihçe-i Hayat, C. 1, s. 503’tedir.
[72] Âsâr-ı Bediiyye, “İşârât”, s. 94. Dua cümlesinin manası: “Allah’ım! Kavgamızı içimizde birbirimize karşı kılma. Bizi dahilî mücadeleye sürükleme!..”
[73] İkdam’da yayınlanan protesto yazısı için bkz.: Mufassal Tarihçe-i Hayat, C. 1, s. 517, klişesi s. 519.)
[74] Kemal Gurulkan, Köprü, “İslâm’ın Siyasallaşma Sürecinde Cemiyet-i Müderrisin’den Teâli-i İslâm’a”, Güz 2000, Sayı: 72, s. 16.
[75] Gurulkan, a.g.m., s. 5.
[76] Bursalı Mehmet Tahir, Cemiyet-i Müderrisin, Nizamnâme-i Esasisi, Beyannâme, Evkaf-ı İslâmiye Matbaası, İstanbul 1337’den aktaran, Gurulkan, a.g.m.
[77] Bkz.: İkdâm, 25 Teşrinisânî 1335, nu: 8185
[78] Ayrıca bkz.: Sebilürreşad, C. 18, Sayı: 453, s. 133.
[79] Teâli-i İslâm Cemiyeti kurucuları ve azalarının her birisi büyük din alimi; en az şimdiki bir kaç profesörler kadar din ve dünya bilgisine sahip insanlardır. Fazla yer işgal etmesin diye ünvan ve vazifelerinden bahsetmedik.
[80] Bkz.: Gurulkan, a.g.m. |



