İbretlik Hatıralar (6) 5/12/2007 tarihinde admin YAZDI
Hocaanne'nin Duası
Muhterem Hocaefendi'ye göre; geceler Cenâb-ı Hakk'a açılmanın koyları ve vuslata ermenin rıhtımları gibidir. Gece namazı ise, İsra'ya bir davet ve Mi'raca bir çağrıdır. Evet, her mü'min, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz'in gökler ötesine yürüdüğü o saatlerde kalkıp Mi'racın gölgesinde farklı bir yükselişe geçebilir; şahsî hayatı adına bir nevî mirac yapabilir.
Aziz Hocamız, en ağır şartlar altında ve hastalıklarla kıvrandığı zamanlarda dahi gece namazını hiç kaçırmaz; teheccüdünü asla ihmal etmez. Her gece yarısı kalkar, "Seven sevdiğinin yanına gitti; aşık maşukuyla buluştu; Rabbim, ben de Sana geldim" diyerek namaza, evrâd ü ezkâra, tefekküre ve niyaza koyulur. Odasının kapısına ya da duvarına kulağınızı verseniz; içli içli yakardığını, bazen hıçkırıklarla inlediğini ve Cenab-ı Hakk'a yana yakıla içini döktüğünü duyarsınız.
Muhterem Hocamız, kendisi her gecesini nurlandırdığı gibi, dostlarının da karanlıkları aydınlatmalarını ve kıyam-ı leyl ile ruhânîlik kazanmalarını ister. Hemen her fırsatta gecenin ihya edilmesi gerektiğini nazara verir; Rahman'ın kullarının Allah'ın rızası için secdede ve kıyamda geceleyen kimseler olduklarını (Furkan, 25/64); gecenin az bir kısmında uyuyup seherlerde istiğfar ettiklerini (Zâriyât, 51/51); rahat döşeklerinden uzaklaşıp havf ve reca dengesi içinde Cenâb-ı Hakk'a yalvarıp yakardıklarını (Secde, 32/16) anlatan ayetleri hatırlatır.
Geçen gün, mevzu dönüp dolaştı ve yine teheccüde geldi. Hocaefendi, muallâ validesini de yâd ettiği sohbette şunları söyledi:
Uyanmanın ve yataktan uzaklaşmanın çok zor olduğu demlerde kalkıp, rahat döşeği terk etmek ve Mevla-yı Müteâl'e iç döküp O'nun merhametine sığınmak çok önemlidir. Ne var ki, insan buna bir anda muvaffak olamayabilir. Fakat, şayet tedbirli olur, temkinli davranır ve bu hususta nefsini bir müddet zorlarsa, zamanla gece ibadeti de onun tabiatının bir yanı halini alır. Öyle ki, artık bir gece teheccüde kalkamasa, hayatında büyük bir boşluk meydana gelmiş gibi hisseder, gönlü dağidar olur. Evet, bir süre zorlana zorlana da olsa, nihayet gece kıyamını tabiatına mal ederse, gayrı Rabbine içini dökmek, Kur'an'ın ruhani atmosferine girmek ve Rasûl-ü Ekrem'le bir nevi hasbihal etmek için geceleri sabırsızlıkla beklemeye başlar.
Geceyi ihya niyetiyle ve Cenâb-ı Hakk'a müteveccih olarak uykuya dalmak da rahat uyanmaya ve dinç kalkmaya vesiledir. İlk kez muhtereme annemden duyup öğrendiğim, daha sonra çok küçük farklarla bazı kitaplarda da gördüğüm oldukça kısa bir duanın istenen vakitte kalkma hususunda çok tesirli olduğa inanıyorum. Validem, uyumadan önce şöyle derdi:
اَللَّهُمَّ أَيْقِظْنِي فِي أَحَبِّ اْلأَوْقََاتِ
وَاسْتَعْمِلْنِي بِأَحْسَنِ اْلأَعْمَالِ
"Allahım, beni vakitlerin en sevimlisinde, en uygun saatte uyandır ve nezdindeki en güzel amelleri işlemeye, katında makbul işlerle vakti değerlendirmeye muvaffak kıl!"
Evet, ben bu kısacık duanın çok tesirli olduğunu gördüm; bunu okuyunca hiçbir zaman saat kurmaya falan ihtiyaç duymadım. Zira, onu okuma ve ihtiva ettiği mülahazalarla dolma, gönülden Cenab-ı Hakk'a yönelme ve kendini O'na emanet etme manasına geliyor. Allah Teâlâ da, Kendisine teveccüh eden insanı mukabelesiz bırakmıyor; en münasip bir anda onu uyandırıyor ve içine attığı ibadet ihtiyacı ya da iştiyakıyla sıcacık yatağından kaldırıyor.
Gerçi ben biraz da bir espriye bağlı olarak bu kısa duaya bir satır daha ekliyorum; uyumaya niyetlendiğim zaman, önce "Allahümme enimnî fi akrabi akrabi akrabi ân - Allahım, beni en yakın, en yakın, en yakın zamanda uyut!" diyor ve sonra da duanın diğer iki satırını söylüyorum. Çünkü, uyumakta çok zorlanıyorum; bazen yarım saat, bir saat kıvranıyor ama bir türlü uykuya dalamıyorum. Dolayısıyla, "Allahım bana bir an önce uyuma fırsatı ver, ihtiyacım olan istirahati temin ettir; sonra da en münasip vakitte erkenden kaldır ve nezdinde en makbul sayılan güzel işleri yaptır." diyorum.
Evet, insan Cenâb-ı Hakk'a müteveccih olur ve O'ndan kulluk yolunda yardım talep ederse, Allah Teâlâ da onun içine o ibadeti ifâ etme aşk u iştiyakını ihsan eder. Allah Azze ve Celle zamanla en zorları bile kolaylaştırır. İşte o zaman altından kalkılması çok güç olan işler dahi, derin bir ibadet neşvesi ve bir zevk zemzemesi içinde yerine getirilebilecek kıvama ulaşır ve Allah'ın izni ve inayetiyle, insan onlarla meşgul olurken hiçbir ağırlık hissetmeyeceği bir ruh ufkuna kavuşur.
Bu zirveye de ancak iki kanat sayesinde varılır: İstiğfar, tevbe ve inâbeyle, şer düşüncelerinin ayaklarına zincir vurma, kötülüklerin önünü kesme; tazarru, niyaz ve dualarla da hayır temayüllerini güçlendirme, iradeyi takviye etme.
Adanmış Ruhlar İçin Mühim Bir Ölçü
Bu haftaki sözlerime not defterime kaydettiğim Muhterem Hocamıza ait şu ifadelerle son vermek istiyorum:
Aslında sakız çiğnemeyi sevmem, hele başkalarının yanındayken çok kaba ve saygısız bulurum. Fakat hoşuma gitmese de, kendi kendime kaldığımda bazen ben de sakız çiğnerim. Kulağımın tıkandığında doktorlar bunu tavsiye etmişlerdi; yine aynı rahatsızlığın başgösterdiğini hissettiğim zamanlarda aynı çareye başvuruyorum. Çiğnediğim sakızı ağzımdan atarken bir husus kafama takılıyor. Benim tesbih çeken dilimin tükürüğü var onun üzerinde; dilimden düşürmemeye çalıştığım tesbihe saygısızlık yapmış olmaktan korkuyorum. Evet, tükürük tükürüktür; meseleyi şahsıma bağlı düşünmeyin, söz konusu olan benim zatım değil. Ne var ki, ben hakir bir kul olsam da günde bilmem ne kadar "Sübhanallah", "Elhamdulillah", "Allahu Ekber" diyorum, ağzımda çiğnediğim o sakız da zikirle, tesbihle, tahmidle ve tekbirle ıslanıyor. Öyleyse, üzerine bir mühür gibi tesbih nakşettiğim o tükürüğü ve tükürüğün bulaştığı sakızı uluorta nasıl atarım; dolayısıyla onu koyacağım yeri seçerken bile hassas davranıyorum.
İşte bu mülahazaya bağlı olarak, yüzüne tükürülmeyi hak etmiş öyle insanlar vardır ki, Allah'ın ismiyle köpüren tükürüğümü onların yüzlerine atmayı dahi kurban olduğum o isme karşı saygısızlık sayarım. Fakat, iman ve Kur'an hizmeti söz konusu ise, tükürüğümü bile yüzüne atmayacağım o adamların ayaklarını öpmeye razı olurum. Mesela; sahabe-misal bir neslin yetişmesine dayelik yapacağını ümit ettiğim bir okulun açılması için gerekirse başımı bir kaldırım taşı gibi öyle on adamın ayaklarının altına koyarım.
Evet, bu bir çelişki gibi gözükse de öyle değildir. Biz öz değerlerimiz için her şeye katlanırız. Bir zamanlar bir duygu yoğunluğuyla "On tane insan Din-i Mübine inansın, dilerse Allah Teâlâ beni ayağımdan yüz sene assın!" demiştim. Belki de şimdiki çektiklerimiz ondan dolayıdır. Fakat, değer biliyor musunuz? İnanın değer!.. On tane insan benim Efendimi, hayır Kainatın İftihar Tablosu Hazreti Muhammed'i, Hepimizin Efendisi'ni (sallallahu aleyhi ve sellem) tanıyıp sevsin de, isterse Rabbim ona mukabil her gün on kere canımı alsın. Bu mülahazamda samimi olduğumu zannediyorum.. ve inanıyorum, O'nun gönüllere taht kurmasına bedel olarak günde birkaç kez ölüp ölüp dirilsek yine de değer!..
İbretlik Hatıralar (6) 5/12/2007 tarihinde admin YAZDIHocaanne'nin Duası
Muhterem Hocaefendi'ye göre; geceler Cenâb-ı Hakk'a açılmanın koyları ve vuslata ermenin rıhtımları gibidir. Gece namazı ise, İsra'ya bir davet ve Mi'raca bir çağrıdır. Evet, her mü'min, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz'in gökler ötesine yürüdüğü o saatlerde kalkıp Mi'racın gölgesinde farklı bir yükselişe geçebilir; şahsî hayatı adına bir nevî mirac yapabilir.
Aziz Hocamız, en ağır şartlar altında ve hastalıklarla kıvrandığı zamanlarda dahi gece namazını hiç kaçırmaz; teheccüdünü asla ihmal etmez. Her gece yarısı kalkar, "Seven sevdiğinin yanına gitti; aşık maşukuyla buluştu; Rabbim, ben de Sana geldim" diyerek namaza, evrâd ü ezkâra, tefekküre ve niyaza koyulur. Odasının kapısına ya da duvarına kulağınızı verseniz; içli içli yakardığını, bazen hıçkırıklarla inlediğini ve Cenab-ı Hakk'a yana yakıla içini döktüğünü duyarsınız.
Muhterem Hocamız, kendisi her gecesini nurlandırdığı gibi, dostlarının da karanlıkları aydınlatmalarını ve kıyam-ı leyl ile ruhânîlik kazanmalarını ister. Hemen her fırsatta gecenin ihya edilmesi gerektiğini nazara verir; Rahman'ın kullarının Allah'ın rızası için secdede ve kıyamda geceleyen kimseler olduklarını (Furkan, 25/64); gecenin az bir kısmında uyuyup seherlerde istiğfar ettiklerini (Zâriyât, 51/51); rahat döşeklerinden uzaklaşıp havf ve reca dengesi içinde Cenâb-ı Hakk'a yalvarıp yakardıklarını (Secde, 32/16) anlatan ayetleri hatırlatır.
Geçen gün, mevzu dönüp dolaştı ve yine teheccüde geldi. Hocaefendi, muallâ validesini de yâd ettiği sohbette şunları söyledi:
Uyanmanın ve yataktan uzaklaşmanın çok zor olduğu demlerde kalkıp, rahat döşeği terk etmek ve Mevla-yı Müteâl'e iç döküp O'nun merhametine sığınmak çok önemlidir. Ne var ki, insan buna bir anda muvaffak olamayabilir. Fakat, şayet tedbirli olur, temkinli davranır ve bu hususta nefsini bir müddet zorlarsa, zamanla gece ibadeti de onun tabiatının bir yanı halini alır. Öyle ki, artık bir gece teheccüde kalkamasa, hayatında büyük bir boşluk meydana gelmiş gibi hisseder, gönlü dağidar olur. Evet, bir süre zorlana zorlana da olsa, nihayet gece kıyamını tabiatına mal ederse, gayrı Rabbine içini dökmek, Kur'an'ın ruhani atmosferine girmek ve Rasûl-ü Ekrem'le bir nevi hasbihal etmek için geceleri sabırsızlıkla beklemeye başlar.
Geceyi ihya niyetiyle ve Cenâb-ı Hakk'a müteveccih olarak uykuya dalmak da rahat uyanmaya ve dinç kalkmaya vesiledir. İlk kez muhtereme annemden duyup öğrendiğim, daha sonra çok küçük farklarla bazı kitaplarda da gördüğüm oldukça kısa bir duanın istenen vakitte kalkma hususunda çok tesirli olduğa inanıyorum. Validem, uyumadan önce şöyle derdi:
اَللَّهُمَّ أَيْقِظْنِي فِي أَحَبِّ اْلأَوْقََاتِ
وَاسْتَعْمِلْنِي بِأَحْسَنِ اْلأَعْمَالِ
"Allahım, beni vakitlerin en sevimlisinde, en uygun saatte uyandır ve nezdindeki en güzel amelleri işlemeye, katında makbul işlerle vakti değerlendirmeye muvaffak kıl!"
Evet, ben bu kısacık duanın çok tesirli olduğunu gördüm; bunu okuyunca hiçbir zaman saat kurmaya falan ihtiyaç duymadım. Zira, onu okuma ve ihtiva ettiği mülahazalarla dolma, gönülden Cenab-ı Hakk'a yönelme ve kendini O'na emanet etme manasına geliyor. Allah Teâlâ da, Kendisine teveccüh eden insanı mukabelesiz bırakmıyor; en münasip bir anda onu uyandırıyor ve içine attığı ibadet ihtiyacı ya da iştiyakıyla sıcacık yatağından kaldırıyor.
Gerçi ben biraz da bir espriye bağlı olarak bu kısa duaya bir satır daha ekliyorum; uyumaya niyetlendiğim zaman, önce "Allahümme enimnî fi akrabi akrabi akrabi ân - Allahım, beni en yakın, en yakın, en yakın zamanda uyut!" diyor ve sonra da duanın diğer iki satırını söylüyorum. Çünkü, uyumakta çok zorlanıyorum; bazen yarım saat, bir saat kıvranıyor ama bir türlü uykuya dalamıyorum. Dolayısıyla, "Allahım bana bir an önce uyuma fırsatı ver, ihtiyacım olan istirahati temin ettir; sonra da en münasip vakitte erkenden kaldır ve nezdinde en makbul sayılan güzel işleri yaptır." diyorum.
Evet, insan Cenâb-ı Hakk'a müteveccih olur ve O'ndan kulluk yolunda yardım talep ederse, Allah Teâlâ da onun içine o ibadeti ifâ etme aşk u iştiyakını ihsan eder. Allah Azze ve Celle zamanla en zorları bile kolaylaştırır. İşte o zaman altından kalkılması çok güç olan işler dahi, derin bir ibadet neşvesi ve bir zevk zemzemesi içinde yerine getirilebilecek kıvama ulaşır ve Allah'ın izni ve inayetiyle, insan onlarla meşgul olurken hiçbir ağırlık hissetmeyeceği bir ruh ufkuna kavuşur.
Bu zirveye de ancak iki kanat sayesinde varılır: İstiğfar, tevbe ve inâbeyle, şer düşüncelerinin ayaklarına zincir vurma, kötülüklerin önünü kesme; tazarru, niyaz ve dualarla da hayır temayüllerini güçlendirme, iradeyi takviye etme.
Adanmış Ruhlar İçin Mühim Bir Ölçü
Bu haftaki sözlerime not defterime kaydettiğim Muhterem Hocamıza ait şu ifadelerle son vermek istiyorum:
Aslında sakız çiğnemeyi sevmem, hele başkalarının yanındayken çok kaba ve saygısız bulurum. Fakat hoşuma gitmese de, kendi kendime kaldığımda bazen ben de sakız çiğnerim. Kulağımın tıkandığında doktorlar bunu tavsiye etmişlerdi; yine aynı rahatsızlığın başgösterdiğini hissettiğim zamanlarda aynı çareye başvuruyorum. Çiğnediğim sakızı ağzımdan atarken bir husus kafama takılıyor. Benim tesbih çeken dilimin tükürüğü var onun üzerinde; dilimden düşürmemeye çalıştığım tesbihe saygısızlık yapmış olmaktan korkuyorum. Evet, tükürük tükürüktür; meseleyi şahsıma bağlı düşünmeyin, söz konusu olan benim zatım değil. Ne var ki, ben hakir bir kul olsam da günde bilmem ne kadar "Sübhanallah", "Elhamdulillah", "Allahu Ekber" diyorum, ağzımda çiğnediğim o sakız da zikirle, tesbihle, tahmidle ve tekbirle ıslanıyor. Öyleyse, üzerine bir mühür gibi tesbih nakşettiğim o tükürüğü ve tükürüğün bulaştığı sakızı uluorta nasıl atarım; dolayısıyla onu koyacağım yeri seçerken bile hassas davranıyorum.
İşte bu mülahazaya bağlı olarak, yüzüne tükürülmeyi hak etmiş öyle insanlar vardır ki, Allah'ın ismiyle köpüren tükürüğümü onların yüzlerine atmayı dahi kurban olduğum o isme karşı saygısızlık sayarım. Fakat, iman ve Kur'an hizmeti söz konusu ise, tükürüğümü bile yüzüne atmayacağım o adamların ayaklarını öpmeye razı olurum. Mesela; sahabe-misal bir neslin yetişmesine dayelik yapacağını ümit ettiğim bir okulun açılması için gerekirse başımı bir kaldırım taşı gibi öyle on adamın ayaklarının altına koyarım.
Evet, bu bir çelişki gibi gözükse de öyle değildir. Biz öz değerlerimiz için her şeye katlanırız. Bir zamanlar bir duygu yoğunluğuyla "On tane insan Din-i Mübine inansın, dilerse Allah Teâlâ beni ayağımdan yüz sene assın!" demiştim. Belki de şimdiki çektiklerimiz ondan dolayıdır. Fakat, değer biliyor musunuz? İnanın değer!.. On tane insan benim Efendimi, hayır Kainatın İftihar Tablosu Hazreti Muhammed'i, Hepimizin Efendisi'ni (sallallahu aleyhi ve sellem) tanıyıp sevsin de, isterse Rabbim ona mukabil her gün on kere canımı alsın. Bu mülahazamda samimi olduğumu zannediyorum.. ve inanıyorum, O'nun gönüllere taht kurmasına bedel olarak günde birkaç kez ölüp ölüp dirilsek yine de değer!..
İbretlik Hatıralar (7) 5/12/2007 tarihinde admin YAZDIKurbanda Kurbete Ulaşanlar
Muhterem Hocamızın aradığı, arzuladığı, hep nazara verdiği ve yetiştirmek için adeta çırpındığı "adanmış ruh", belli ölçüde de olsa, nefis tezkiyesine ve kalb tasfiyesine nail olmuş; dolayısıyla da, tevâzu, mahviyet ve hacalet ahlâkı kazanarak, "كُنْ عِنْدَ النَّاسِ فَرْدًا مِنَ النَّاسِ - İnsanlar içinde insanlardan bir insan ol!" düsturunu gönlüne yerleştirmiş bir dava eridir.
Hâkim Değil Hâdim Gerek!..
Aziz Hocamızı en çok memnun eden sahnelerden birisi, en önde koşan ve halk arasında belli bir konumu olan büyüklerin, sıradan insanlarla beraber, basit görünen ve küçüklerin yapması âdet kabul edilen işlerin bir ucundan tutmalarıdır. Yemek mi dağıtılacak, salon mu süpürülecek, çay servisi mi yapılacak... şayet "abi" addedilen biri de hemen kalkıp halis bir niyetle, riyasız ve süm'asız bir edayla o işin bir kısmını üzerine almışsa, işte o an Hocaefendi'nin mesrur olduğu ve ümitlerinin yeşerdiği bir andır.
Ona göre; mefkure insanları, yaş, makam ve mansıp bakımından büyüdükleri halde, gönül itibarıyla hâlâ kendilerini küçük görüyor ve tevazu ile kanatlanıyorlarsa, o nispette canlı kalabilir, hizmet edebilir ve başkalarına müessir olabilirler. Aksi halde, her sene biraz daha küstahlaşır, gün be gün özden uzaklaşır; sürekli iltifat avlayan, alkış arayan, kendini "farklı" sayan bir enaniyet anıtı halini alır ve hizmet dairesine dahil olabilecek kimseleri de bencillikleriyle bizar edip kaçırırlar.
Mefkure kahramanları için İnsanlığın İftihar Tablosu'nun tevazu ve mahviyeti hüsn-ü misal olmalıdır. Herkes bir iş görürken, Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) kat'iyen yerinde durmamış, hemen yapılacak şeye iştirâk etmiş, küçük-büyük demeden o işin bir ucundan tutmuş ve her hayırlı faaliyette Ashabıyla beraber bulunmuştur. Dahası, ayakkabılarını tamir etme, elbisesini yamama, koyun sağma ve hayvanlara yem verme gibi işleri de hiç küçük görmemiş, zaman zaman bunları kendi üzerine alıp ailesine yardımcı olmuştur. Sofrasına hizmetçisiyle beraber oturmayı ve meclisini her zaman fakirlere açık tutmayı asla bir eksiklik saymamış, aksine bunları güzel ahlakın bir buudu olarak ortaya koymuştur.
Rehber-i Ekmel'in rahlesinde yetişen Ashab-ı Güzin efendilerimiz de birer tevazu ve mahviyet timsali olarak yaşamışlardır. Mesela; Hazreti Ömer, (radıyallahu anh) halife olduğu dönemde, omuzunda kırbayla su taşıdığını gören birisi, "Bu ne hâl ey Allah Rasûlü'nün halifesi!" deyince, "Dış ülkelerden bir kısım elçiler gelmişti, içimde şöyle böyle bir şeyler hissettim; o hissi kırmak istedim." sözüyle mukabele etmiştir. O da gerektiğinde sırtında çuval çuval un taşımış ve herhangi bir insan gibi her işte herkesle beraber çalışmıştır.
İşte, Aziz Hocamızın bir dava adamında görmek istediği en önemli özelliklerden birisi, Allah Rasûlü'nün ve selef-i salihinin temsil ettiği bu güzel sıfattır; "insanlardan bir insan olma" tevazu ve mahviyetidir.. bilhassa son senelerde bu hususiyetin en bariz olarak açığa çıktığı zaman dilimi ise kurban mevsimidir.
Kurban Şöleni
Muhterem Hocaefendi, bu hususu hatırlattığı ve kurbana dair hatıralarını anlattığı bir sohbetinde şunları söylemiştir:
Evvela Kestanepazarı Kur'an Kursu'nda ve daha sonra da diğer öğrenci yurtlarında fakir talebelerin et ihtiyacını karşılama düşüncesi bir kurban âdetinin doğmasına vesile oldu. Zamanla bu âdet, ayrı zaviyeden bir himmet mevzuu haline geldi; kurban himmeti, et himmeti, deri himmeti... derken, Anadolu'nun fedakar insanları Kurban bayramını muhtaçları sevindirmek için bir yardım seferberliğine dönüştürdüler. Bir kurban kesse bütün ailesine fazlasıyla yetecek olan kimseler, onunla yetinmeyip imkanları el verdiği ölçüde taahhüdde bulundular; kimisi "Benden on tane" dedi, kimisi de yirmi, otuz, kırk... kurban kesmeyi vaad etti ve sözlerini yerine getirdiler.
Her sene, takdire şayan bir aşk u iştiyakla kurban mevsimini de kollamaya başladılar. Kurban vacibini eda etmenin yanı sıra, güçleri yetiyorsa, bütün aile fertleri adına ayrı ayrı bağışta bulundular; bu ibadeti nafile kabilinden birkaç defa katlayarak sevabını geçmişlerinin ruhuna hediye yolladılar. Adeta, muhtaç kimselere hiç olmazsa bayramda et yedirebilmek ve elde edilen derilerle fakir talebelerin bir kısım ihtiyaçlarını görebilmek için yeni yeni vesileler ihdas ettiler. Belli bir dönemde nasıl para himmet edip okullar, yurtlar, kurslar açmışlarsa; ya da elinden tutulması gereken öğrenciler için burs mükellefiyeti altına girmişlerse.. girmiş ve yaptıkları taahhüdü ciddi bir vefa hissiyle bir borç gibi ödemişlerse; hatta bazıları itibarıyla belki başkasına borçlanma pahasına bu dine sadakat borcunu ifâ etmeye çalışmışlarsa, kurban mevsiminde de ayrı bir himmet yarışına giriştiler.
Ben şimdi o hakiki bayramlardan ve mübarek koşuşturmalardan mahrûmum; fakat, o tatlı günleri her zaman hayırla yâd ediyorum. Her kurban bayramında "kurban, deri, et, bağırsak..." deyip Allah rızası ve muhtaçların hatırları için onur ve gururumuzu ayaklarımız altına aldığımız o şirin zaman dilimlerini hicranla anıyorum. Bir yönüyle, şartlar artık eskisi gibi olmasa da, hâlâ aynı halis niyetle ve temiz duygularla oradan oraya mekik dokuyan bahtiyar ruhları hayranlıkla tahayyül ediyorum.
Arkaya dönüp baktığımda, gerçekten çok zevk aldığım vakitlerin başında kurban ile alâkalı işleri icra ettiğimiz zamanları görüyorum. Hemen her sınıftan insanın sırf rıza-yı Bârî için bir araya gelip iyi-kötü, büyük-küçük demeden herhangi bir işe omuz vermesi ne kadar güzeldi. Bazıları kurban keser, bazıları kesileni yüzer, bazıları deri tuzlar ve bazıları da bağırsak temizlerdi. Bunları yapanların arasında öğretmen, imam, doktor, esnaf, tüccar, işçi, çiftçi... toplumun her kesiminden insan vardı. Hiç kimse yaptığı işi hafife almaz; kimse rıza-yı ilahiden başka bir beklentide bulunmazdı.
Bugün gibi hatırlıyorum; bir Kurban bayramında İzmir'de bizim Fettah beyin bahçesinde böyle Cennetlik bir manzara olmuştu. Farklı çevrelerden gelen insanlar da vardı; onlar da bizimle beraber kan ter içinde çalışıyorlardı. Bir aralık Doktor Mustafa beye ve o günlerde Kur'an hizmetini yeni tanımış olan kardeşi Doktor Bahri beye gözüm takılmıştı. Bu iki kardeş de paçalarını sıvamış, o pisliklerin içinde bağırsak düğümlüyorlardı. Evet, kurbanlar kesiliyor, deriler tuzlanıyor, bağırsaklar temizleniyor ve işkembeler ayrılıyordu; ama bütün bunlar bir ibadet neşvesi içinde yapılıyordu. Her fert "insanlardan bir insan"dı, herkes neferdi; makam ve mansıbı ne olursa olsun, aslında oradakiler kuzudan koçtan önce enaniyet ve gururlarını kurban etmiş ve mahviyetle, tevazuyla tam bir kulluk çizgisi yakalamışlardı.
Öyle inanıyorum ki, gök ehli o sahneyi hayranlıkla seyrediyor, melekler onu kaydediyor ve ruhânîler de alkışlıyorlardı. Aynı inancım o zamandan bugüne dek aynı duygu ve düşünceyle ortaya koyulan benzer gayretler için de geçerlidir.
Çünkü, ihlas ve tevazu ile yürütülen bu faaliyetler adeta hizmetin imecesiydi. Fedakar ruhlar, bir araya gelir ve önce belli bir yerdeki işi tamama erdirirler; sonra da, şayet hâlâ vakit varsa, kalkar başka bir mekana gider, oradaki vazifeyi de itmam ederlerdi. İbadet neşvesi içinde çalışırken, bir de birbirlerine tatlı tatlı laf çarpmaları vardı ki, görülmeye değerdi. "Sen şöyle yaptın, ben böyle ettim" der, birbirlerini şevklendirirlerdi. Böyle nefis iki-üç gün geçirirler de, vazife bitene kadar yorulmak nedir bilmezlerdi. Öyle zevk u şevk içerisinde bulunurlardı ki, bayramın birinci günü evlerine bile gidemezlerdi. İşte, çok şahit olduğum o enfes manzaralar sebebiyledir ki, tarifi imkansız güzellikteki o günler benim için "hey gidi günler..."dir; onlar, çileli de olsa, nurlu istikbali bağrında büyüten hâlis hizmet günleridir.
Mükafatı Cennet Olan Yarış
Heyhat ki, bazı kimseler daha o günlerde bile o yapılanlara "şov" demişlerdi. Varsın kısır görüşlü bir kısım kimseler "şov" diye isimlendirsinler; Allah niyetlerimize göre bize muamele eder. Aslında, hiçkimse şov için o türlü şeylere katlanmaz/katlanamaz. Hiç unutmuyorum, Ali Rıza Güven Bey de hayatıyla alâkalı belgeselde bu meseleyi dile getirmiş; "İnsan bu hizmetlerin vaadettiği semerelere inanmamışsa, bunları asla yapamaz." demiş ve gözyaşlarını koyuvermişti.
Sen her sene aynı mevsimi bekleyeceksin, bayramı iple çekeceksin.. önce enaniyetini, gururunu, onurunu, makamını, mansıbını, rütbeni ve pâyeni kurbanlık bir koç gibi yatırıp dava şuuruyla kesip atacaksın.. sonra sırf rıza-yı ilahi için insanlara el açacak "Allah aşkına bir-iki kurbanla da siz katkıda bulunun!" deyip başkalarını da hayra sevkedeceksin.. bayram günlerinde de hayvan boğazlayacak, deri tuzlayacak, işkembe ayıracak ve bağırsak düğümleyeceksin... bunların hiçbiri gösteriş için yapılabilecek şeyler olamaz.
Ancak ahirete iman edersen, vesile olduğun kurbanların Sıratı geçmen için bir burak olabileceğini umarsan ve o gayretlerinin ebediyet adına vaadettiği neticeleri ötede eksiksiz bulacağına inanırsan, işte o zaman kan ter içinde bir ahiret şöleni yaşayabilirsin. Evet, o yorucu ve nefse zor koşuşturmacalar, inancın sayesinde senin için riyasız bir hizmetin rekabetsiz yarış şöleni halini alır. Kur'an-ı Kerim'in "İşte yarışacaklarsa insanlar, bu cennet devletine konmak için yarışsınlar!" (Mutaffifin, 83/26) buyurduğu müsabakanın yolu açılır.
Şu kadar fakir müslüman en azından bir bayram günü yardım bekliyor. Afrika incileri sizden uzanacak elleri intizar ediyor; senede bir de olsa et yiyebilmenin ümidiyle yolunuzu gözlüyor. Hususiyle Doğu'da ve Güneydoğu'da sizin samimiyetinize gönülden inanan kardeşleriniz, onları bu sene de unutmayacağınız recasını besliyor. İşte, sizin için eşsiz bir yarış kulvarı.. öyleyse, bu cennet devletine konmak için yarışmalı değil misiniz!..
Allah Teâlâ şimdiye kadar bu hususta cehd ü gayret ortaya koyan arkadaşlarımızın sa'ylerini meşkur eylesin; bizi de mağfurînden kılsın, kalblerimizi kaydırmasın, İslam'da sabit kadem etsin. İmkanım olsa ve şartlar da el verse, ben yine aynı faaliyetlerin içinde bulunmak, hiç olmazsa o samimi insanların arasında süpürgeci olmak isterdim; eski (estağfirullah hiç eskimeyen) günlerde olduğu gibi, hiçbir şey yapamazsam bile geceyi ve herkesin istirahata çekilmesini bekler, akşama kadar uhrevî sahnelere ev sahipliği yapan bahçeyi temizlerdim.
Aradan seneler geçti; o gün üstü başı kan içinde deri taşıyan insanlar, bugün profesör oldular, önemli konumları ihraz ettiler; fakat, o tevazu ve mahviyetlerini hiç değiştirmediler. Birkaç sene önce, New Jersey'de bir evde misafir kalmıştık. Bahçe ve içindeki havuz çok kirlenmişti; iyi bir temizlik yapmak icap ediyordu. Bir aralık pencereden dışarıya baktım; birkaç arkadaş ellerinde fırçalarla çoktan çalışmaya başlamışlardı. O sırada, bir profesör arkadaşımız paçalarını sıvayıp hemen havuza daldı; neredeyse boylu boyunca suya kapaklanıverecekti. Talebelik döneminde olduğu gibi o gün de hiç yüksünmeden temizlik yaptı. Hayâlen o zamana bir kere daha gittim; kendisinin haberi olmadı ama gördüğüm o manzara karşısında çok sevindim. Kendi kendime "İşte, hizmet insanın mahviyeti!.." dedim.
Evet, hizmet söz konusu olunca, mefkure insanlarının katlanacakları işlerde sınır mevzubahis değildir. Bunların ellerine süpürgeyi tutuştursanız, hiç tereddüt etmeden kapıyı bacayı süpürürler; bir kürek verip, "Gidin umumi ihtiyaç yerlerini temizleyin" deseniz, konumlarını düşünüp de asla "Ben mi?" mukabelesinde bulunmazlar. İ'lâ-yı kelimetullah yolundaki hiçbir işi hafife almaz ve hiçbir vazifeden kaçmazlar. Çünkü, tevâzu, mahviyet ve hacalet ahlâkıyla ahlaklanmış ve "insanlardan bir insan" olmayı bahtiyarlık saymışlardır onlar.
İbretlik Hatıralar (5) 5/12/2007 tarihinde admin YAZDIFethullah Gülen Kürsüsü ve Öteler İştiyakı
Bütün Hak dostlarının ortak özelliği olan tevazu ve mahviyet, Muhterem Hocaefendi'nin de en bariz vasıflarından biridir. O, şahsında zâtî hiçbir kıymet görmez; kendini insanlardan bir insan veya varlığın herhangi bir parçası kabul eder. Tabiatına mal olan tevazu ruhuyla nefsini, kapının alt eşiği, meskenin sergisi, yolların kaldırım taşı, ırmakların çakılı ve başakların samanı sayar; Alvar İmamı'nın sözlerini gönülden tekrarlar: "Herkes yahşi men yaman / Herkes buğday men saman."
Hayatı boyunca kılı kırk yararcasına yaşayan, ömrünü dine hizmete adayan, her gecesinin büyük bir bölümünü namaz, Kur'an, dua ve tefekkürle nurlandıran; şayet bir çocuğun başını sıvazlayacaksa bunu bile Allah Rasûlü'nün sünnet-i seniyyesine uygun düşecek şekilde yapmaya çalışan Hocaefendi'yi tanımayanlar, onun bazı söz ve tavırlarını kavramakta zorlanırlar. Dünden bugüne selef-i salihînin nasıl bir mahviyet çizgisi takip ettiğini bilemeyenler, İmam Rabbanî'nin "Nefsim itibarıyla kendime hiçbir zaman eşek nazarıyla bile bakmadım!" sözünü işitmeyenler veya Hazreti Bediüzzaman'ın "Nefis cümleden ednâ, vazife cümleden âlâ" ve -bir hadisten mülhem- "Allah bu dini fâcir bir adamın eliyle dahi te'yid eder, o halde sen kendini o racul-i fâcir bilmelisin" şeklindeki ifadelerini idrak edemeyenler, Aziz Hocamızın kendisini yerden yere vuruşunu da anlayamaz ve onun mahviyetinin gereği olan ifadelerini kendi seviyelerine göre yorumlamaktan kurtulamazlar. Ya herkesi kendileri gibi sanarak su-i zanlara girerler ya da "tevazu yapıyor" der geçerler.
Hayır, Hocaefendi asla tevazu yapmaz; çünkü, tevazu yapılmaz, yapma sözünün tevazuya izafesinde sunîlik ve gösteriş manası vardır. Tevazu bir kalb ameli olarak yaşanır, sonra da onun akisleri hiç düşünülmeden ve niyet edilmeden söz, hal ve tavırlardan dışa yansır. Evet, Aziz Hocamızın anlayışına göre; iradî tevazu, iradî mahviyet ve iradî hacâlet kibir, gurur ve ucubdan daha tehlikeli ve daha öldürücüdür. Tevazuya niyet, tevazuyu kibre dönüştürür; mütevazı görünmek için mahcup mahcup durmak, bu maksatla alçakgönüllülük sayılan ifadeleri peşi peşine sıralamak çok çirkin bir riyakarlık ve koca bir yalandır. Bu tür davranışların arkasında -çoğunlukla- başkalarına "estağfirullah" dedirtme kastı da vardır. Eğer, süklüm püklüm olmalar, eğilmeler, temennâ durmalar insanın tabiatının bir neticesi ve gönlün dışarıya aksetmesinin bir sonucu değilse, bunlar şirk işmam eden "estağfirullah" yatırımlarıdır.
Mahviyeti tabiatının bir derinliği haline getirememiş bir insan, Üstad Hazretleri'ni takliden, "Ben yokum, benim kudret ve ehliyetim de yok, konuşan yalnız hakikattir!" dese, herkesin elini eteğini öpse ve günde belki yüz defa kendini nefyettiğini söylese de o mütevazı sayılmaz. Çünkü, bu söz onun gönlünün sesi değildir, o tavır ve davranışlarında sunîlik vardır, o nefyin altında da bin tane insanın onu isbat etmesi dileği bulunmaktadır. O bir fert olarak "Ben yokum" dese de, belki bin tane insanın kendisini tanımasını, bilmesini ve isbatını beklemektedir. Yüzü yerde görünse de gözü hep takdir alkışlarındadır. Böyle bir duygu ve düşünce kayması da açık kibir, gurur ve ucubdan daha tehlikelidir. Açık kibir bellidir, farkedilebildiği ve bilindiği için ondan dönme ihtimali vardır. Fakat tevazu ve mahviyetin altına gizlenmiş kibir, gurur ve ucubdan kurtulmanın yolu yoktur. Bunlar öldürücü virüslerdir.
Bu itibarla, Muhterem Hocamızın tevazu ve mahviyetinin icabı olan söz ve tavırları kendi kurbet ufku açısından değerlendirilmelidir.. ve bilinmelidir ki; o, ilâhî inâyetle fevkalâde bir muameleye tâbi tutulmazsa, halkın en şerlisi derekesine düşmekten bile korkar; korkar da, -seviyesi itibarıyla- benlik hesabına içinde belirebilecek en küçük bir kıpırdanışa karşı hemen harekete geçip onu olduğu yerde boğma cehdi ve gayreti ortaya koyar. Hep temkinle oturur, temkinle kalkar ve temkin serasında yaşar.
İşte, hayatını böyle bir kulluk ufkuna göre örgüleyen Hocaefendi, bugün bütün dünya çapında parmakla gösterilen ve hakkında akademik araştırmalar yapılan bir insan haline gelmiştir. Şimdilerde o, Hazreti Sâdık u Masduk'un "Yüzü yerde olanı Allah yükselttikçe yükseltir, kibre girip çalım çakanı da yerin dibine batırır." beyanına canlı bir misal teşkil etmektedir. Ne var ki, Mütevazı İnsan, her tarafta adının anılmasından ve hakkında övgülerde bulunulmasından çok rahatsız olmaktadır.
Aziz Dostlar,
Sözü uzatmadan, hemen bu haftanın hatırasına da geçebilirdim; fakat, arz edeceğim notların, özetlemeye çalıştığım düşünceler zaviyesinden ele alınması gerektiğine inanıyorum. Haddime düşmediği halde, Hocamız hakkında yapmış bulunduğum yukarıdaki değerledirmelerin mahcubiyetini yaşayarak da olsa sadede geçiyorum:
Bir Açılışa Davetin Ardından
Geçen gün sabah namazından sonra, bir kardeşimiz, "elçiye zeval olmaz" düşüncesiyle, Muhterem Hocamıza bir mektup arz etmek üzere salona girdi. Avustralya'nın Melbourne şehrinden gönderilen mektup oranın en itibarlı üniversitelerinden birinin idarecileri tarafından yazılmıştı. Hocamızın şahsiyeti, düşünceleri, eserleri ve fikir mimarlığını yaptığı diyalog, eğitim ve kültür hareketi gibi mevzularda daha şümullü araştırmalar yaptırmak için bir kürsü açmaya karar veren ve bu mevzuda gereken hazırlıkları tamamlamış bulunan yetkililer, Hocamızı İslamî Çalışmalar Enstitüsü'nün bünyesinde kurdukları Fethullah Gülen Kürsüsü'nün açılışına davet ediyorlardı.
Elçilik vazifesini yapan şahıs daveti kendisine takdim eder etmez, kötü bir haber almışçasına Muhterem Hocamızın yüz çizgileri değişti; sırtına koca bir dağ yüklenmiş gibi sıkıntılı bir ruh hali belirdi ve dudaklarından şu sözler döküldü: "Bilseniz orada burada adımın anılmasından dolayı ne kadar sıkılıyorum; hakkımdaki teveccühler karşısında Rabbimden ne kadar utanıyorum. Bazen 'Allah canımı alsa da bu tür teveccühlerle hiç karşılaşmasam, bu takdirkâr ifadeleri hiç duymasam' diyor ve bir an önce ölümü arzuluyorum. Acaba ben bu iltifatların ve medihlerin eri miyim? Ötede bana bunlara layık olup olmadığım sorulursa ne derim?"
Evet, Muhterem Hocamız, "Kendi adıma açılan bir kürsü hakkında ne söyleyebilirim ki? İnsanların hüsn-ü zanlarına, samimi gayretlerine ve insanlık hesabına ortaya koydukları hayırlı faaliyetlere saygımın gereği kısa bir teşekkür mektubu gönderebilirim." diyerek sözlerini noktaladı. Sonra da "Kürsü'nün kendi adına açılıyor olmasından dolayı rahatsızlık duyduğunu, bu büyük eğitim ve diyalog hizmetlerinin bir şahsa verilmemesi gerektiğini; diyalog hizmetlerini, kültürler arası yakınlaşmayı ve herkesin konumuna saygıyı kim ortaya koyarsa koysun alkışlanması icap ettiğini ve açılan müessesenin başarısının sadece bir insanı ya da hareketi tanıyıp tanıtmasıyla değil, bütün insanlığa hizmet etmesiyle ölçüleceğini" dile getiren bir cevap gönderdi.
O gün "İkindi Yağmurları" başlamadan önce, bir misafirimizin ihtiyarlıkla alâkalı bir sorusu üzerine, Muhterem Hocamız sözü yine hakkındaki çalışmalara ve takdirkâr beyanlara getirdi ve şunları söyledi:
Şu son dönemde, Cenâb-ı Allah'ın canımı almasını o kadar çok arzu ediyor ve ölümü o denli özlüyorum ki, anlatamam. Şurada adımdan bahsediyorlar, burada medhiyeler diziyorlar... Bu çok tehlikeli bir hal. Ya denildiği kadar hayr ü hasenatım yoksa, kadr ü kıymetim zannedildiği kadar âlî değilse!.. Bazı kaynaklarda, ölen kimseyi mezarında sorguya çeken Münker ve Nekir adlı meleklerin, hakkında övgüler sıralanan ve "Şöyle iyiydi, böyle kıymetliydi!" denilen kimseye "Söyle bakalım, sahi sen onların dediği gibi miydin?" şeklinde sualler yönelttiklerinden, sonra da mübalağalarla anlatılan kimseleri cezalandırdıklarından bahsedilmektedir.
Hakiki bir mü'min, Allah'ın rızası için dünyada kalmalı, Allah için yaşamalı, Allah için oturmalı, Allah için kalkmalı ve her şeyi Allah için yapmalı. Kendisinin söz konusu edildiği bir yerde ise, hayattan istifa etmeli. "Rabbim, istifa dilekçemi veriyorum. Senin icraatına karışamam ama artık hayat benim götürebileceğim gibi değil! Sırtıma bana ait olmayan şeyleri yüklüyorlar, her gün biraz daha ağırlaşıyor yüklerim!" demeli ve eklemeli:
Dünya denen bu ise, tam ifritten bir azap,
Gönüllerde burkuntu, dimağlarda bir sancı.
Gayri hayat bir dert, onu duymaksa ızdırap,
Bilmem nasıl geçecek hiç dinmeyen bu acı..?
Yetiş ey Ebedî Dost, yetiş ki pek bunaldım!
Kılıcım kesmez oldu, terkeşimde tek ok var;
Aşılmaz bu tepeler Sen olmadan, inandım..
Ve inanç kuşağında yâr oldu bana ağyâr...
En tatlı hülyâlarla koşayım hep yolunda,
Anladım Sen'den gayri her şey aldatan serab!
Noktalansın bu hayat ölümün kollarında,
Değil mi ki Sen'i buldum; buldum Sen'i ey Râb!
Öteler İştiyakı
Evet, "ille hayatın şu biriminde yer alayım, şurada şu işi paylaşayım, bu işe ben nezaret edeyim, şu işin içinde ben de bulunayım!.." gibi şeytanî mülahazaların önünü kesmek için "öteler iştiyakı" ile yaşamak çok önemlidir. İnsan ancak bu duygu sayesinde burada Allah için olabilir. Allah için olan da, şeytan için olmaktan kurtulur.
Şeytan için olma, her fırsatta kendinden bahsettirme şeklinde tezahür eder. Şeytanın oyuncağı haline gelen kimse ister ki; âlem onu dillere destan yapsın, adeta kahramanlaştırsın, hakkında "falan birimin ya da falan müessesenin başında filan var; o, bizim canımızdır, cananımızdır, pir-i muganımızdır, şems-i tabanımızdır" desin, onu göklere çıkarsın. -Hafizanallah- kabirde işte böyle bir adama, "Sahi sen öyle misin?" derler. Şayet, methedildiği gibi değilse, o zaman iyice yerin dibine batırırlar.
Bu itibarla, insan kendinden emin değilse -ki hiçkimse kendisinden emin olmamalı-, mübalağalı beyanları benimseyecek ve hakkındaki iltifatları kabullenecek kadar zayıf karakterli ise, daha baştan tedbirini almalı ve kendisini sıfırlamak için bütün cehd ü gayretini ortaya koymalıdır. Allah korusun, bir gün, tiranlar, firavunlar ve münafıklar gibi herhangi bir katkısının olmadığı işlerden dolayı övüldüğü zaman bile memnun olacak, yapmadığı şeyler söylenince dahi şişecek, böbürlenecek ve sevinecek bir zavallı olmaktan çok korkmalıdır. Zira bu, bir nifak sıfatıdır ve münafık kafirden daha eşeddir.
Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, huzurunda bulunan bir insan, oradaki başka birini övünce, "Kardeşinin boynunu bıçaksız olarak kestin" buyurmuştur. Evet, bir insanı yüzüne karşı övmek onun boynunun koparılması demektir. Çünkü, herkes kendisini yok sayarak ve o medh ü senaları başkalarına havale ederek o ağır yükü sırtından atamayabilir. "Falan insan, filan noktada şöyle hizmet ediyor, çok önemli işler görüyor!" şeklindeki bir söz kulağına geldiğinde bundan hoşlanan bir insan da tehlikeli alandan çıkamamış ve uçurumun kenarından uzaklaşamamış sayılır.
İşte, böyle tehlikeli bir vetireye girmeden Allah'a yürümeyi arzu etmek sadâkat ifadesidir. İnsan parmakla gösterilmeye başladığı andan itibaren; önce, övüldüğü zaman utancından ve Allah korkusundan dolayı el açıp "Ey Rabbim! Sen beni benden daha iyi bilirsin. Ben de kendimi başkalarından daha iyi bilirim. Ey Âlemlerin Rabbi! Halkın bende zannettiği iyilik ve faziletleri bana nasip et ve bende olup halkın bilmedikleri günahlarımı da affeyle! Söyledikleri güzel sıfatlar karşısında beni, kendini beğenmişlik ve gurur gibi hastalıklardan koru!" diye dua eden Hazreti Ebu Bekir'in (radıyallahu anh) yaptığı şekilde Allah'a sığınmalı.. sonra da, "Allah'ım bu alkışlar başımı döndürecek ve beni benden, beni özümden edecekse, öyle bir su-i akıbete uğramadan al emanetini. Hele, artık dinime hizmet edemeyeceksem, öyle bir hayatı, yük taşıyan bir merkubun yaşamasına benzetiyorum; dakikalarım, saniyelerim, saliselerim içinde hep i'la-yı kelimetullahı düşünmeyeceksem, kendimi sırtı semerli bir mahluktan farklı göremiyorum. Dolayısıyla, böyle bir hayat yerin dibine batsın, gayri yaşamak istemiyorum!" diyerek içini dökmelidir. Evet, bu duygu ve düşünce, Allah'a sadâkatin ifadesidir; bu mülahazaları paylaşmayan bir kimse sâdık değildir.
Nitekim, İnsanlığın İftihar Tablosu hayat-ı seniyyelerini dine hizmete bağlamış ve bize de o ufku göstermiştir. Öyle ki, daha Mekke'de az sayıda insanın iman ettiği bir sırada, Nasıbin (Nusaybin) cinlerinden bir grup gelip, kendisinden Kur'an dinledikten ve dinin bazı esaslarını öğrenip iman ettikten sonra, onlardan biat almış; akabinde, İbni Mesud'un (radıyallahu anh) yanına dönünce, "Demek ki benim öbür tarafa göçme zamanım geldi. Ben ins ü cinne peygamber olarak gönderildim; Mekke'de bu işi götürecek insanlar var, bugün cinlerden de iman edenler oldu; artık vazifem bitti!" manasına gelecek sözler söylemiştir. Âdeta, bize "Vazifesiz burada durmanın âlemi yok!" demiştir.
Şimdi, Rehber-i Ekmel'in daha Mekke dönemindeki bu mülahazalarını alın, sadakat nişanesi Hazreti Yusuf'un onca çilenin akabinde Mısır'ın azizliğine ulaştıktan, anne-babasına kavuştuktan, kardeşleriyle buluşup barıştıktan sonra, en mesut ve bahtiyar olduğu bir anda gözlerini âhiretin yamaçlarına dikmesi, ölümü istemesi ve "Sana tam itaat içinde bir kul olarak canımı al ve beni hayırlı, dürüst insanlar arasına dahil eyle!" demesiyle irtibatlandırın. Bu iki tabloyu aynı çerçeve içinde mütalaa edince aynı hususun ortaya konduğunu göreceksiniz: Vazife tamam olunca Cenâb-ı Hakk'a vuslatı arzu etme.. ilahi aşk u iştiyakla dolup bir an evvel O'na mülaki olmayı isteme...
Evet, bu talep sâdık olmanın gereğidir. Bir insan, iman ve Kur'an hizmeti adına yapacağı ciddi bir şey olmadığını düşünüyorsa, terhisini şiddetle arzu edebilir. Çünkü, ondan ötesi bir yandan hareketsiz ve aksiyonsuz bir hayattır; diğer taraftan da, takdir edilen bir insan olmaya, hayırla yad edilmeye, her yerde görünmeye ve şöyle böyle her işe müdahale etme durumunda bulunmaya rağbetin her geçen gün daha da artarak insanı felakete sürüklemesi kuvvetle muhtemeldir. Bu açıdan da, sadık insanların şiarı, samimiyetle "Allah'ım, hizmet adına yapacağım bir vazife olduğu müddetçe hayatımın bir kıymeti vardır; fakat, artık vazifem bitmişse ve sadece halkın pöhpöhüyle başbaşa kalacaksam, şayet Senin dinine hizmet edemeyeceksem, beni bir dakika bile yaşatma!" diyebilmeleridir.
Şu kadar var ki, sadıklar "Ya Rab, kirpiklerimde öbür tarafın ışıkları tülleniyor, gayrı beni oraya alabilirsin. Evet, Senin iznin ve rızan olmadan ben hiçbir yere gidemem ama artık terhis beklediğimi söyleyebilirim!.." derler. Ne var ki, can ü gönülden cemâl-i İlahiyi arzu etmelerine rağmen, "hadi gel" çağrısını duyacakları âna kadar dünyanın sıkıntılarına yine katlanır ve her an-ı seyyaleyi "Refik-i A'la" hülyalarıyla geçirdikleri halde O'nun takdirine rıza göstererek, bu defa da "vuslata karşı sabır" sevabı kazanırlar.
İbretlik Hatıralar (4) 5/12/2007 tarihinde admin YAZDISiz de mi İmzalı Kitap İstiyorsunuz?
Seneler var ki, dost ve arkadaşları Muhterem Hocamız'dan kendileri ya da yakınları için bir kitap imzalamasını, o kitabın bağrına dua sadedinde birkaç satır nakşetmesini ister ve böyle mübarek bir hatıraya sahip olabilmek için adeta can atarlar. Bu taleplerini, fırsat bulabilirlerse bizzat ya da hiç olmazsa bir aracı vasıtasıyla iletir ve sabırsızlıkla hayatlarının armağanını beklerler. Çokları, bu işin Aziz Hocamızı ne kadar çok meşgul ettiğini bilemez ve bazen bu konuda ısrarcı da olurlar.
Şefkat insanı, hiç kimseyi kırmak istemez; kendisine bir şekilde ulaştırılan hiçbir talebi geri çevirmez ve her işini itkan üzere yaptığı için de bazen onca meşguliyetinin arasında neredeyse bir saatini kitap imzalamaya ayırır. "Yazılarımı bile yazamıyorum!" diyemez; hayası mani olur da ellerinin sızladığını dahi söyleyemez. Madem kardeşleri isteme cür'etinde bulundu, o da muhataplarını incitmemek için ne pahasına olursa olsun onların arzularını yerine getirir, gönüllerini hoş eder ve hepsini sevindirir. Hocamızın rahatsızlıklarını ve meşguliyetlerini bilen kimseler, bu türlü beklentileri engellemeye yeltenir; işin, altından kalkılmaz bir hal almaması için bir nevî "kötü adam" rolü üstlenir ve "Ne olur yormayın, üzmeyin, zora koşmayın!." der ve perde görevi görmeye gayret ederler. Heyhat ki, çoğu zaman bunda başarılı olamazlar; onlar da adanmış ruhlardan hiçbirine kıyamaz, kimsenin gönlünü inkisar içinde bırakmaya dayanamazlar.
Geçtiğimiz hafta başında yine böyle bir talep iletilmişti Aziz Hocamıza. Aslında kendisine kütüphaneler dolusu imzalı kitap hediye edilse sezâ insanlardan biri olan Fas'lı ilim adamı Dr. Ferîd el-Ensarî'nin İstanbul'daki dostları onun için hatıra notu düşülmüş bir "Kulûbü'd-Dâria" istemişlerdi günümüzün Dua Kahramanı'ndan. Bildiğiniz gibi, Kulûbu'd-Dâria (Yakaran Gönüller), Fethullah Gülen Hocaefendi'nin, Gümüşhânevi Hazretleri'nin Mecmuatü'l-Ahzâb adlı eserinden derlediği, tasnif ve tashih ettiği dualardan oluşan bir dua kitabıdır. İşte, yeni baskısı yapılan bu güzel kitaptan bir tanesini imzalamasını istirham etmişlerdi Hocamızdan.
Muhterem Hocamız, bir gün sonra hediye için hazırladığı kitabı teslim ederken bir hayli yorgun görünüyordu. Meğer, son baskıda ithal kağıt kullanıldığı için kitabı imzalamakta oldukça zorlanmış. Parlak ve kaygan kağıt bir türlü mürekkep tutmamış. Duygu ve düşüncelerini kısaca yazmaya çalışmış; kalemi bir kere satırlar üzerinde götürüp getirmiş ama nafile. Tekrar denemiş, sonra bir kere daha kesik kesik kelimelerin üzerinde kalem oynatmış. Zihninde tasarladığı metni ancak üç-beş defa üst üste yazdıktan sonra okunacak hale getirebilmiş.
"Ne var bunda?" demeyin; Erbab-ı Hikmet bizim sıradan gördüğümüz hadiselere bile hikmet nazarıyla bakar ve onlardan pek çok ibret koparırlar. Zannediyorum; Aziz Hocamızın kitap imzalama hikayesini anlattıktan sonra söylediği şu sözler de çoğumuza ibret kapısını aralar:
O yazının güzel düşmesinde hem mürekkebin işe yaraması, hem zeminin tutucu özellik taşıması, hem de kalemin sağlam olması gibi unsurlar söz konusu. Her kalem değil, iyi bir mürekkeple doldurulmuş güzel bir kalem çok kıymet ifade ediyor. Herhalde Kur'an-ı Kerim'de de böyle değeri olan bir kalem üzerine kasem ediliyor. "Kaleme ve ehl-i kalemin satırlara dizdiklerine kasem olsun!.." (Kalem, 68/1) deniliyor. Demek ki, Kur'an yazan, Kur'an'dan damlayan hakikatleri yazan ve insanı Kur'an ufkuna taşıyan manaları inci gibi dizen kalem Hak katında kıymetli sayılıyor ve onun üzerine yemin ediliyor.
Ne var ki, sadece kalemin sağlam olması yetmiyor; mürekkebi tutacak zeminin de yazıya elverişli olması icap ediyor. Bir yönüyle kalblerimiz de yazı tutan ya da tutmayan sayfalara benziyor. Hemen her nasihati içine alıp ondan istifade eden diri gönüller olduğu gibi, tebliğ ve irşadı hiç kabul etmeyen ölü yürekler de var. Kalemi tutan el ve elde tutulan kalem ne kadar selim olursa olsun, ondan dökülen mürekkebin manalı satırlara dönüşmesine müsait olmayan nice mürde gönüller var. Kalem hiç iz bırakmıyor onlar üzerinde ya da okunaklı bir yazının meydana çıkabilmesi için defalarca aynı satırlar üzerinde kalemi götürüp getirmek lazım geliyor, bir nasihati belki yüz kere dinledikten sonra ancak "acaba" diyecek kadar alakadar olan insanların hali yazı tutmayan zeminlere ne kadar da benziyor. Efendiler Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem) "Eğer kalbinde haşyet olsaydı, mutlaka azalarına, tavır ve davranışlarına da aksederdi." buyuruyor haşyet iddiasındaki gayr-i ciddileri anlatırken. Demek ki, kalem o insanların kalblerinde iz bıraksaydı, o kalıcı satırların akisleri onların hal ve tavırlarına da yansırdı.
Mürekkebin tutup tutmaması bana bir ayet-i kerimede (Ra'd, 13/17) anlatılan misali de hatırlattı: "O gökten yağmur indirir de vâdiler, dereler kendi ölçülerince dolup sel olur akar. Sel, suların üstünde kabaran köpüğü alıp götürür." Evet, tekvinî emirler açısından seller gelir, dereyi lebâleb doldurur, sular köpürür durur. O coşkun akan sular sebebiyle ve fevkalade durum itibariyle sürekli kabaran köpükler, yağmur sularının dinmesinin ardından selle beraber akıp gider ve derenin dibinde sadece yutulup hazmedilen şeyler kalır.
İşte, kalbe de köpük misal pek çok şey uğrar ama orada yalnızca vicdanda sindirilebilen duygu, düşünce ve mülahazalar uzun süreli yer tutar.
"İnsanların zinet veya bazı eşyalar yapmak için ateşte erittikleri madenlerin de suyunkine benzer köpüğü olur." Kur'an bunu hatırlatırken insanların iradesine vabeste bir hakikati de nazara vermektedir. İnsanlar altın, gümüş, bakır ve kalay gibi madenleri takı, kap kaçak, araç gereç yapmak için eritirler, ateşin belli derecedeki hararetiyle bu madenler de tıpkı su gibi sıvı haline gelirler. Bu eriyikler üzerinde sel suyunda olduğu gibi bir köpük oluşur. Bu iki köpükten birinde insanın hiçbir rolü yoktur, ikincisinde ise irade ve emek vardır. Her iki misalde söz konusu olan köpük de atılır gider. Fakat, toprağın bağrında saklanan sudan ve madenlerden yapılan aletlerden istifade edilir.
"Allah hak ile batılı, böyle bir temsil ile anlatır: Köpük yok olup gider, insanlara faydası olan cevher kısmı ise dipte kalır. Allah işte böylece misaller verir." Her ne kadar batıl, zaman zaman kabaran köpükler gibi üste çıksa da, onun ömrü çok kısadır; o çekip gitmeye mahkumdur; o gidecek, hak baki kalacaktır.
Çoğunlukla iradeye bağlı olarak elde edilen, bazen de Cenâb-ı Hak tarafından fazl-ı ilahi ile ekstradan verilen ilim ve marifet, geride kalan o su veya madenler gibidir; sağlam bir kaynağa dayanmayan bilgi kırıntıları, zan ve vehimler ise muvakkaten kabarıp sonra da sönüp giden köpükler misillü yok olmaya mahkumdur.
Evet, gelip insan gönlüne dökülen, dökülüp bir renk, bir şive, bir desen döktüren nice mülahazalar vardır ki, onların çoğu silinip gider, geride hiçbir emare bırakmazlar. Bazen lutf-u ilahi olarak, kimi zaman da insan iradesine bahşedilen bir mükafat şeklinde akıp gelen mevhibeler de vardır ki, onlar derin izler bırakır, kalbe müessir olur ve gönüldeki tesiri azalara da aksettirirler.
***
Peygamber Efendimiz'in Mübarek Adı Anılınca...
Muhterem Hocamızla bütünleşmiş bazı hal ve tavırlar vardır. Mesela, o, namaz için niyet etmeyi bütün masivayı arkada bırakıp sadece Cenâb-ı Hakk'a yönelme olarak anlar ve bu anlayışa muvafık davranır; namaza durunca adeta bu dünyadan bütün bütün uzaklaşır. Mevla-yı Müteâl'in huzurunda bulunduğu esnada her şeyden alâkasını keser; kimi zaman kalbini ve zihnini meşgul etmesi muhtemel bazı hususlar -hatta çok ulvî duygular- akıp gelecek olursa, başını iki yana hafifçe sallar, adeta o haliyle "Beyhude yorulma, kapılar sürmeli!.." der. Fakat, bu hal onda gayr-i iradîdir, tabiîdir ve -hâşâ- meczupların cezbe esnasındaki hallerine benzemekten uzaktır.
Özellikle namaz sonrasındaki dualarda kollarını genişçe açar, ellerini kaldırabildiği kadar kaldırır ve semadan bir kısım şeyler koparacakmışçasına Hakk'a yalvarır. Hususiyle, iman davasıyla alâkalı bir talebini Hazreti Mevlâ'ya arz ederken elleri ve kolları da hal diliyle "Ver Allahım ver!" diye inler. Şayet, ümmet-i Muhammed'in (aleyhisselam) bir derdini, bir problemini ve bir ızdırabını mülahazaya almışsa, yine başını iki yana doğru "Uzak et Rabbim, uzak et!" dercesine sallar. Bir kere daha belirtmeliyim ki, Hocamızın bu tavrı gayr-i iradi ve tabii bir refleks şeklindedir.
Büyüklerinin her halinde bir hikmet arayıp onları taklide meyleden bazı dost ve arkadaşlarımız, aynı Hocamız gibi yapmaya başlayınca Muhterem Hocamız onları ikaz etmiş ve "Şayet hareketleriniz içinizin yansıması ve tabii halinizin gayr-i iradi uzantısı değilse, mübalağa etmiş, riyaya girmiş ve namazı da, duayı da kirletmiş olursunuz. Herkes kendi kulluk ufkuna göre bir çizgi tutturmalı ve asla taklide, sun'îliğe, riyaya düşmemeli!.." demiştir.
Aziz Hocamızın kendine has bir tavrı da İnsanlığın İftihar Tablosu'nun adını her duyuşunda ya da zikredişinde hemen toparlanması, öne doğru hamle yapması ve salavat getirdiği aynı anda adeta ayağa kalkacakmış gibi doğrulmasıdır. İşte, yine Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'in isminin zikredildiği bir anda, O'na salat ü selam edip doğrulduğu bir sırada, salonda bulunanlardan bazılarının da kendisi gibi yaptıklarını görünce Muhterem Hocamız şunları söylemiştir:
Bilhassa günümüzde, imandan sonraki en önemli mevzuların başında Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) Efendimiz'e saygı meselesi gelir. Ne var ki, O'na karşı saygı ve hürmeti, bazı arkadaşlarınızın O'nun adını duydukları zaman ayağa kalkacakmış gibi yapmalarında aramamak gerekir. O türlü tavırlar bazen tekellüf (zorlama ve yapmacık) de olabilir. Şayet tabiatınıza mâl olmuşsa, onu siz hiç düşünmeden yaparsınız ve o mazur görülebilir. Fakat, o hareket sizin için tabii değilse ve bir refleks halinde içinizden kaynaklanmıyorsa, başkalarını taklit ederek öyle davranmanız tasannu olur. Öyle bir taklide riya bulaşır.
Gerçi, İnsanlığın İftihar Tablosu'nun (aleyhi ekmelüssalâvâti ve eblağutteslîmât) ismi zikredilince mezardaki emvat kıyam etse, Efendimiz'in yad-ı cemîline karşılık o bile azdır. Zira, Busayrî'nin ifadesiyle, "Mucizeleri O'nun kadr u kıymetine denk büyüklükte meydana gelseydi, mübarek ismi anılınca çürümüş kemikler bile cana gelirdi." Bu itibarla, Nebiyy-i Muhterem Hazreti Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'in ismini duyduğumuzda biz de ayağa fırlasak sezâdır; ne var ki, dinin emretmediği bir şeyi ihdas etmek ve umumileştirmek büyük hatadır, yeni icatlar çıkarmamak lazımdır.
Belki, Nam-ı Celil-i Muhammedî zikredilirken "Allahumme salli ve sellim ve barik alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve ashâbihî ecmaîn - Allâhım selam, rahmet ve bereketin Efendiler Efendisi Hazreti Muhammed Mustafa'nın, O'nun tertemiz, pırıl pırıl aile fertlerinin ve herbiri bir i'lâ-yı kelimetullah kahramanı olan bütün ashabının üzerine olsun!" demeli ve bu salat ü selamların arkasına hep büyük büyük rakamlar takmalı. "Binlerce salat ü selam" demeyi kafi görmemeli, "milyonlarca"yı yeterli bulmamalı, "kainatın zerratı adedince" ilavesini bile az saymalı ve ancak "biadedi ilmike ve biadedi ma'lumâtike" sözünü telaffuz edince "Oh şimdi oldu!" demelidir. Çünkü, Allah'ın ilminin ve malumatının sınırı yoktur. Bu kayıt, "Allah'ım, Habib-i Ekrem Efendimiz'in, ailesinin ve ashabının üzerine sınırsız rahmetini sağanak sağanak yağdır!" manasına gelir. İşte, böyle bir iştiyakla O'na salat u selam etmek O'nun hakkı, bizim de vazifemizdir. Evet, bu O'nun hakkıdır; hem de Nam-ı Celîl-i Muhammedî'nin her zikredilişinde hakkıdır, bizim de borcumuzdur. Zira, O gözlerimizi açmasaydı, bu kainatı okumasıydı, hilkatin gayesini bize öğretmeseydi, echel gelip echel gidecek ve -hafizanallah- gözü kapalı, kulağı kapalı, kalbi kapalı, idraki kapalı varlıklar gibi yuvarlanıp bir çukura düşüverecektik. Öyleyse, M. Akif'in samimi sözleri her zamanki mülahazalarımızın esasını teşkil etmelidir:
"Dünya neye malikse O'nun vergisidir hep,
Medyûn O'na cemiyeti, medyûn O'na ferdi;
Medyûndur O masuma bütün bir beşeriyet,
Ya Râb, mahşerde bizi bu ikrar ile haşret"
Söz gelmişken mevzuyla alakalı bir hatıramı bir kere daha anlatacağım: Bir dönemde Edirne'de cami penceresinde yatıp kalkıyordum. Başucumda bir sürü kitap vardı, fırsat buldukça onlarla meşgul oluyordum ve neredeyse piyasaya yeni çıkan her kitabı okuyordum. Aslında çocukluğumu geçirdiğim çevrede tekke-zaviye havası hâkimdi ve o atmosferde herkes Peygamber Efendimiz'e karşı ciddi bir terbiye ile yetişirdi; öyle büyük bir saygı vardı ki, Nam-ı Celîl-i Muhammedî sağına soluna değişik sıfatlar eklenmeden ifade edilmezdi.
Talebelik arkadaşlarımdan Hatem Hoca, bir Ramazan-ı şerifte Edirne'ye uğramıştı. Ziyaretime geldiği bir gün pencerenin kenarına dayanmış konuşuyorduk. Ben bir münasebetle, "Hazreti Muhammed böyle buyuruyor, Hazreti Muhammed şöyle buyuruyor..." gibi bir-iki söz ettim. Haddizatında, bugün çoğu kimse öyle bir ifadeyi saygı sayıyor, kimi İlahiyatçılar dahi "Peygamber" deyip geçiştiriyor. Fakat, Hatem Hoca yüzüme garip garip baktı, gözlerini gözlerime dikti ve "Yâhû, sen ne olmuşsun böyle! O senin babanın oğlu mu ki, ondan bu kadar rahat bahsedebiliyorsun?" dedi.
Böyle bir ikaz karşısında, ilk anda fren yemiş araba gibi biraz zangırdadım. O anda içimde hâsıl olan sarsıntıyı tam ifade edemem; fakat çok sarsıldığımı söyleyebilirim. Ne var ki, biraz düşününce, -Rabbim şahit- içimden ona "Allah senden razı olsun! Gerçekten ben ne olmuşum!.." dedim. Evet, söylediğim sözlerde, şimdikilerin hürmet ifadesi için fazla bile buldukları "Hazret" tabiri vardı; ama o, benim nazarımda Rasûl-ü Ekrem Efendimizi (aleyhi ekmelüttehâyâ) tebcile yetmemeliydi ve medrese arkadaşım haklı olarak beni ikaz etmişti. O günden beri ona hep dua ederim; "Allah senden razı olsun. O benim arkadaşım, kardeşim değil. Ben O'nu anarken ne kadar tazim, tebcil ve takdir ifadesi biliyorsam hepsini sıralamalı, bir kafiye gibi cümlemin sonuna yerleştirmeli ve Ketencizâde gibi "Azîzim, rehberim, pîrim, efendim, şem'-i tâbânım / Ziya-i himmetimdir her iki âlemde devrânım / Benimle müttefiktir bu recâda cümle ihvanım." deyip O'na karşı vefa ve sadakatimi seslendirmeliyim.
Evet, dilerseniz, bu mülahazaları vicdanınızın kadirşinaslığıyla bir değerlendirin; sonra bu hürmet hislerini yüzbin defa katlayın ve Zât-ı Ulûhiyet hakkında ne ölçüde saygılı olmamız gerektiğini de hesap edin.
***
Cenâb-ı Allah'a Karşı Saygı
Muhterem Hocamız hususiyle "Zât-ı Ulûhiyet"le alâkalı konuşurken ya da yazarken, mücevher arayan bir madenci edasıyla uygun kelime ve tabirler arar. Yanlış bir şey söylemekten çok korkar, kelimelerin yetersizliğinden dolayı mecburen kullandığı bazı ifadeleri telaffuz ederken adeta tir tir titrer. Bazen böyle bir sohbet ya da yazı sonrası gözyaşlarını tutamaz, "Yoksa, ulûhiyet hakikatlerini çok mu hırpaladım?" der ve için için ağlar. Bu endişeden dolayı, yazdığı makaleleri, şiirleri, tuttuğu notları, bir tomar kâğıdı ve onlarca günlük emeği yaktığı zamanlar olmuştur.
Geçtiğimiz günlerde, Aziz Hocamızın bu yanını çok yakından bilen, Kalbin Zümrüt Tepeleri'nde seyahati en önemli vazifelerden gören, Hazret-i Cemil'in cemal sıfatının pek çok tecellisine mazhar olan ve bulunduğu her atmosferde sohbet-i Cânân havasını hâkim kılmaya uğraşan kıymetli bir ağabeyim, Hocamıza şu manada bir sual sordu:
"Efendim, Beka Billah, Ulvî Alemler, Nazar ve Teveccüh, Vahdet-Kesret, Ehadiyet-Vahidiyet başlıklı makalelerinizde olduğu gibi, bilhassa Zât-ı Ulûhiyetle ve ulvi hakikatlerle alakalı yazılarınızda "yine dîk-i elfaza takıldık", "yolcunun duyuş ve sezişleriyle mukayyet", "hikmetine bağlı istisnalar mahfuz", "tabir caizse", "Allahu a'lem"... türünden pek çok "cümle-i mu'terize" (Bir cümlede anlamı açıklayıcı durumda olup iki virgül, iki çizgi ya da parantez arasına yerleştirilmiş cümle veya ara cümlecik) kullanıyorsunuz. Bu, saygı anlayışınızdan mı kaynaklanıyor?
İşte bu enfes soruya karşılık Muhterem Hocamız şunları söyledi:
Zannediyorum, o üslup bir temkinin ve tedbirin ifadesidir. Çünkü, o ulvi hakikatler, bizim idrakimiz açısından çok aşkın meselelerdir; dolayısıyla onlarla alakalı yazarken ya da konuşurken çok tedbirli olmak icap eder.
Bu mevzuda denmesi gerekenleri, işin hakikatini bilenler kendilerine göre söylemişlerdir. Onların sözlerinin de te'vile ve tefsire açık yanları var mıdır; o meseleleri içlerinde duydukları gibi mi dile getirmişlerdir, yoksa Ehl-i Sünnet'in usuluddin adına ortaya koydukları disiplinlere bağlı kalarak mı ifade etmişlerdir, bu mevzuda da mülahaza dairesi açıktır. Fakat, bizim büyük kabul ettiğimiz, her zaman saygı duyduğumuz ve ufkuna hayran olduğumuz İmam Gazâlî, Şah-ı Geylanî gibi kimseler ve ulûhiyet hakikatine vukufu açısından insanın başını döndüren Muhyiddin ibni Arabî ve İmam-ı Rabbani hazretleri misillü zatlar, esrar-ı ulûhiyet ve esrar-ı rubûbiyetle alakalı bazı şeyler söyleyince biz onları saygıyla karşılarız; ne var ki, o meseleleri tam bilemediğimizden dolayı da, onların kestirip attığı yerlerde bile kestirip atamayız ve kesin hükümler ortaya koyamayız. Şahsen böyle bir tedbir ve temkini, o ulvî hakikatlere karşı saygı ifadesi kabul ediyorum ve ömrüm oldukça da bu kanaati taşıyacağım.
Burada şu hususu da -istidradi olarak- arz edeyim: Cenab-ı Allah'tan her zaman iman-ı kamil istemeliyiz; fakat, esrar-ı imanın duyulması mevzuunu da ihmal etmemeliyiz. Rabbimizden imanımızı ziyadeleştirmesini dilediğimiz gibi, yakin ve marifetimizi artırmasını da talep etmeliyiz. "Seni hakkıyla bilemedik ey Ma'ruf!." demeli ve hep O'nu hakkıyla bilme peşinde olmalıyız. Onu bir ölçüde bilsek de, mahiyet-i nefsü'l-emriyesine uygun bilemediğimizi itiraf ederek, Zâtının nasıl bilinmesini murad buyuruyorsa Kendisini bize öyle bildirmesini de O'ndan dilenmeliyiz. Çok önemli olan bu istekte ısrar etmeli ve onun hakikatinin vicdanımızca sezilmesini, duyulmasını kendimiz için maksad-ı aksa saymalıyız. Hayatımızı bu en büyük gayeye kilitlemeli ve hep onu talep etmeliyiz. Can u gönülden, "Ne olur Allahım, esrar-ı ulûhiyetini ve rubûbiyetinin sırlarını bana da bildir; içimi marifetle donat, beni yakinin zirvelerinde gezdir ve ulvi hakikatleri vicdanıma sezdir!" demeliyiz.
Belki okuduklarımız nazari olarak hayatımıza bir yön veriyor ama aynı zamanda bize bir gem de vuruyor, bizi belli bir çizgiye çekiyor. Maalesef, çoğumuz itibarıyla, sathilikten bir türlü kurtulamıyoruz; daha da kötüsü, "inandık" dediğimiz şeylerin hakikatini idrak etmeyle alakalı şiddetli bir arzuya da sahip değiliz. Marifette derinleşme ihtiyacını hissetmiyormuşuz gibi bir halimiz var; bu ihtiyacı hiç olmazsa dualarımızda dile getirmekten de uzağız. Bu açıdan da, bizim şu anki durumumuz sorgulanabilir; bize "Madem siz bu meseleye gerçekten inanıyor ve saygı duyuyordunuz, öyleyse, neden bari dualarınıza onu da dahil etmiyordunuz?" denebilir.
Hani, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Kur'an-ı Kerim okuyan bir insana buyuruyor ki, "Bu okuduğun Kur'an ama hani onun gözyaşı; bunun ağlaması nerede!.." Çünkü, o Allah'ın kelamı; onu Mevlâ-yı Müteâl'den gelmiş olmasının taravetiyle, Cibril-i Emin'in ağzından döküldüğü anki halavetiyle ve Enbiyalar Serveri tarafından tebliğ edildiği zamanki letafetiyle dinliyor gibi dinlemek veya öyle tilavet etmek gerekmektedir. Böyle okuma ve dinlemenin de ağlamaksızın olması düşünülemez.
İşte, bize de "Madem marifette derinlik istiyordun, nerede O'nu hakkıyla bilme arzusu, hani bunun kavlî ve fiilî duası?!." denebilir. Şu halde, çatlayasıya arkasına düşmemiz gereken hedef bu olmalı; biz hep onu takip etmeli ve onu elde etmeye çalışmalıyız.
Bu devletin herkese hemencecik nasip olması söz konusu değildir; o bir dâd-ı Hak'tır, Allah vergisidir, bir mevhibe-i ilahiyedir. Derler ya "Kabiliyet dâd-ı Haktır, herkese olmaz nasip!" Kabiliyet (bazıları âdemiyyet de demişlerdir) Allah vergisi olduğu gibi, marifette derinliğe erme, esrar-ı ulûhiyete vakıf olma ve rubûbiyet sırlarına vukuf kesbetme de ilahî bir lutfa vabestedir. Fakat, onun arkasında olmak her mü'minin vazifesidir ve herkes şiddetle onu istemelidir.
Şu kadar var ki, -öyle büyük bir bahtiyarlık bana nasip olmaz- ama esrâr-ı ulûhiyet adına söylenenleri doğrudan doğruya Sâdık u Masdûk Efendimiz'in fem-i güheri nebevisinden duysam; mesela, bana "Zât-ı ulûhiyet hakkındaki mülahazaların şöyle olsun!" dese, ben yine de, kendi idrak ufkum açısından bu sözleri doğru anlayamamış olabileceğimi düşünür ve algılamalarımda kırılmalar meydana gelmiş olabileceği ihtimali üzerinde dururum. Sonra da, Zât-ı Ulûhiyetle alakalı mevzular karşısında temkinimin ve kalbimin tir tir titremesinin gereği olarak yine "cümle-i mu'terize"lere sığınır, ifadelerimi bazı kayıtlar altına alır ve sürekli antrparantezler kullanırım.
Bu mülahazalarımdan dolayıdır ki, Kalbin Zümrüt Tepeleri'ndeki cümlelerin bazısını belki otuz defa silip yeniden yazdım. "Min indi nefsî" sayılabilecek hükümlerden çok ürperdim, "Ya Rabbi, bunu ifadede Sana karşı bir saygısızlık seziyorum" dedim ve ulvi alemlere dair karaladığım bazı şiirleri yaktım, bir kısım notlarımı sildim ya da yırtıp attım.
İbretlik Hatıralar (3) 4/12/2007 tarihinde admin YAZDIAziz Dostlar,
Varsın esbabperest kimseler her hadiseyi sebeplere bağlasınlar ve her müşkili maddi sebeplerle halledeceklerini sansınlar!.. Bize gösterilen yol ve bizden istenen vazife; sürekli Müsebbibü'l-Esbab'a yönelmek, hususiyle geceleri O'na yakarışla aydınlatmak ve böylece onulmaz gibi görünen ferdî, içtimaî, hatta kürevî dertlerimize dermanı O'nun dergahında aramaktır.
Hem nefsimizle alakalı hastalıklarımızın şifası hem de içinde yaşadığımız toplumla ilgili problemlerin çaresi samimi bir gönülle O'na teveccüh etmekten geçmektedir.
Izdırap şahsî ise insanın tek başına "Rabbim!" demesi inşiraha kavuşması için yeterli olabilir; fakat, sancıyı bütün toplum çekiyorsa, hüzün koca bir milletin hüznüyse, keder bütün ümmeti ağlatıyorsa ve topyekün insanlık iç içe elemlerle inliyorsa, işte o zaman küllî bir tevbe, küllî bir teveccüh ve küllî bir yakarış lazımdır.
Sel, yangın, deprem ya da bugün belki de hepsini değişik şekillerde içinde barındıran terör belalarına karşı en büyük kalkan da yine -sebepleri yerine getirmekle beraber- bir kere daha tek yürek olup O'na dönmektir.
İşte şu son günlerde bizim iklimimizde sohbetler hep bu mihver üzere cereyan ediyor. Dolayısıyla, bu hafta size Muhterem Hocamızı dinlerken not aldığım iki hatıra, bir küçük hikaye ve iki ayetten çıkarılan enfes iki nükte ile "küllî teveccüh" konusunda bazı hususları aktarmaya çalışacağım:
Allah'ın Havl ve Kuvveti
1952 senesinde Pasinler zelzelesiyle pek çok köy yerle bir olmuştu. Alvar'da ve bizim köyde de bazı yerler yıkılmıştı. Sarsıntıların hâlâ devam etmekte olduğu bir esnada Alvarlı Efe Hazretleri'nin oğlu Seyfeddin Efendi çoluk çocuk herkesi arkasına topladı. Kış mevsimindeydi, her taraf kardı; bugünkü gibi hatırlıyorum, kara bata-çıka ilerliyorduk. Kendisi en önde yürüyor ve arkasındakilere dua ettiriyordu. "Sübhânallahi velhamdulillahi velâ ilâhe illallahu vallahu ekber, velâ havle velâ kuvvete illa billahil aliyyilazim" dedirtiyordu. Hazret bu dua sayesinde deprem ve sel gibi afetlerin def' olacağına itimat ediyordu. Zira, Hazreti Yunus bin Metta'nın kavminin ilahi azap gelip kapıya dayandığı bir anda hep beraber bu duayı okumaları vesilesiyle kurtulduklarına inanıyordu.
Yunus Aleyhisselam, putlara tapan Ninova halkını senelerce Allah'a iman ve ibadet etmeye çağırmıştı ama ahali iman etmedikleri gibi ona pek çok ezâ ve cefâda bulunmuşlardı. Fakat, Hazreti Yunus hiç yılmadan ve ümitsizliğe kapılmadan onları hak dine davet ederek, iman etmedikleri takdirde üzerlerine Allah'ın azabının geleceğini söylemişti. Ninova halkı uzun bir müddet devam eden bu ikaza da kulak asmamıştı. Bunun üzerine, Yunus Nebi, büyük bir üzüntüyle oradan ayrılıp aralarından uzaklaşmıştı. Onun uzaklaşmasıyla beraber de gökyüzü kararmış, kapkara bir bulut şehri kaplamaya başlamıştı. Ninovalılar işte o zaman, Allah'ın azabının gelmekte olduğunu anlamışlar, pişmanlıkla kıvranmışlar ve hep beraber iman edip Mevlâ-yı Müteâl'in dergahına el açmışlardı. Ninova halkı tek yürek ve tek dil olmuştu adeta; "Sübhânallahi velhamdulillahi velâ ilâhe illallahu vallahu ekber, velâ havle velâ kuvvete illa billahil aliyyilazim" diye diye inlemiş ve rahmet-i ilahiyeyi galeyana getirmişlerdi. "Cenab-ı Hak eksik sıfatlardan beri ve bütün noksanlıklardan münezzehtir, her türlü hamd ü Sana O'na aittir. Allah'tan başka ilah yoktur. Yegâne büyük Allah'tır. Hakiki güç ve kuvvet Yüceler yücesi Allah'ındır." mealiyle -kabaca- özetleyebileceğimiz sözlerle yakarışa geçince kurtuluşa ermişlerdi. Onlar, kendi acz u fakrlarını anlayıp, Kadîr u Ganî'ye el açınca, Cenab-ı Erhamu'r-Rahimin de hiçbir kavme nasip olmayan bir necatı onlara lutfetmişti; helak olmalarına ramak kala gazab-ı ilahi dinmiş, azab bulutları çekilip gitmişti.
Evet, küllî dertler, küllî teveccüh ister. Milletin huzura kavuşması için, hiç olmazsa toplumun ekseriyetinin aynı hislerle meşbu olması ve Allah'ın havl ve kuvvetine sığınması gerekir. Nur Müellifi'nin üslubuyla diyeyim: Belaların def u ref'i ve menfaatlerin celbi ancak Allah'ın havl ve kuvvetiyledir.. musibetlerden korunma ve arzulara ulaşma ancak Allah'ın havl ve kuvvetiyledir.. günahlara karşı sabredip ibadet u taate muvaffak olma, dünyanın cazibedar güzellikleri karşısında sarsılmama ve hep ötelere müteveccih yaşama ancak Allah'ın havl ve kuvvetiyledir.. her türlü azap ve nıkmetten halâs olup, hadsiz nimetleri bulma ancak Allah'ın lütûf u merhametiyledir.. dalâlet ve kötülüklerden uzak kalıp, hakka, hakikate ve güzelliklere mazhar olma, ancak Allah'ın ihsanıyladır.. ve bin bir türlü elem ve kederden kurtulup hadsiz emellere nâil olma, ancak Allah'ın havl ve kuvvetiyledir.
Ne zaman, en azından mü'minler bu gerçeği tam idrak eder ve gönülden O'na sığınırlarsa, işte o zaman insanlığın huzuru adına ümitler tekrar yeşerebilir demektir.
Hazreti Yunus'un Duası ve Hâlimiz
-Allah bilir- Ninova halkının toptan dua ve istiğfar ettikleri aynı anda Hazreti Yunus aleyhisselam da balığın karnında {لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ} diye yakarışa geçmişti. "Ya Rabbî! Yegâne ilah Sensin, Senden başka hakiki ma'bud yoktur. Sübhansın, bütün noksanlardan münezzehsin, Yücesin. Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabbim!" (Enbiya, 21/87) sözleriyle Allah'a yalvarıyordu. Bu ifadelerine kim bilir daha ne engin manalar sığdırıyordu: Belki de tenezzül buyurup bizim anlayacağımız şekilde konuşsaydı şöyle diyecekti:
Ey Mabud-u mutlak, maksud-u bi'l-istihkak! Sen'den başka gerçek bir ilah, hükmü her şeye geçen bir hâkim ve dilediğini himayesine alacak bir hâmi yoktur. Seni tesbih u takdis ediyorum. Sen, noksan sıfatlardan münezzeh ve müberrasın. Şu an içinde bulunduğum durumda bana tabiatın ve esbabın herhangi bir tesiri ve yardımı olamaz. Denizin dalgalarına kimse hükmedemez. Balığa kimse sözünü geçiremez. Şu karanlıktan kimse beni kurtaramaz. Kimse beni içimi kavuran kalbî sıkıntılardan inşiraha kavuşturamaz. Bütün bu esbaba tesir edebilecek bircik Müsebbib Sensin. Senin havl ve kuvvetinin her şeye yeteceğine iman eden birinin esbaba tesir-i hakiki tanıması mümkün değildir. Nitekim esbaba sırtımı dönüyor, Seni tenzih ediyor ve Müsebbibü'l-esbab Rabbim, Senin merhametine sığınıyorum. Ben kendi kendime zulmettim; ama affına sığınmaktan başka da bir yol bilmiyorum.
Hazreti Yunus, "Lailâhe illâ ente" cümlesiyle istikbalini Mevla-yı Müteâl'e havale ediyor; "Ey talihsizlerin sığınağı, ey âcizlerin güç kaynağı, ey dertlilerin tabibi, ey yolda kalmışların hâdîsi, yol göstereni! Geleceği hakkımda aydınlatacak Sensin. Nur, Münevviru'n-nûr ve Musavviru'n-nûr Sensin. Ben halkımın kalbine Senin envar-ı marifetini koymaya çalıştım. Ancak onlar bunu almamak için direndiler. Bu hakikati onların gönüllerine yerleştirecek olan da Sensin, Sen bilirsin!..." manalarını da içeren duasını seslendiriyordu.
Aslında, "Kalbleri tenvir edecek, gönülleri diriltecek yegâne Hâdi Sensin. Her şeyin zimamı ve anahtarı Senin elindedir. Sen istersen her şey rahatlıkla olur. İstemezsen, en rahat şeyler dahi çok çetinleşir." anlamlarına gelen bu ifadeyle, Hazreti Yunus bize de bir yol öğretiyor, geleceğimizi aydınlatabilmemiz için elimize bir fener veriyor: Bugün dine ve dindara düşman bir kesim, mü'minlerin etrafını çepeçevre sarmış ve adeta esbap sukût etmiş; mü'minler eli kolu bağlı, mefluç bir durumda... İnananlar ve hasımları arasında kuvvet dengesi kat'iyen bahis mevzuu değil. İşte "La ilâhe illâ ente" sözü bu menfiliklere maruz günümüzün mü'minine şöyle demesini talim ediyor: "Allah'ım! Bu kadar ağır şartlar altında bütün zararlıları defetmek, bütün menfaatları celbetmek ancak Senin güç ve kudretinle mümkün olur. Kaba kuvvet temsilcilerine, istikbal ve ikbal hırsıyla gözü dönmüş kimselere akıl vermek, onları hidayete erdirmek sadece Senin yapabileceğin bir iştir. Zulümler karşısında bize de sabr-ı cemil ver, husumete kilitlenmişlere karşı yardımcımız ol; istidadı olanları Din-i Mübinle şereflendir, zalimlere de hadlerini bildir."
Yunus aleyhisselam denize atıldığı anda; deniz, balık, gecenin karanlığı, çeşit çeşit zulumat ve düşmanları onun aleyhinde ittifak etmişlerdir. Bu durumda Hazreti Yunus'un öyle bir zâta teveccüh etmesi lazımdır ki, o zâtın hem denize, hem balığa, hem de gecenin karanlığına hükmü geçebilsin. Bu da bilkülliye esbabı nefyedip Cenab-ı Hakk'a teveccüh etmekle olacaktır. İşte tam da bu noktada Hazreti Yunus "Sübhâneke" demiştir ki, bu kelime burada, "Bütün esbabı tesirden azlettim. Her şeyden yüz çevirdim. Sadece ve sadece Sana döndüm. Sen tutarsan kurtulurum. Sen bırakırsan batarım. Tut beni Allahım, tut ki edemem Sensiz; tutmazsan elimden kalırım kimsesiz!.." anlamına gelmektedir.
"İnnî küntü minezzalimin" ifadesi de mü'minlere şu duygularla dolmaları gerektiğini iş'ar etmektedir: Ey Rabb-i Rahîm! Mücrimiz, düşkünüz, derbederiz. Ve yakın tarihimiz itibarıyla hiç bu kadar dağılmamış, bu kadar zaafa düşmemiş, bu kadar Senden uzak kalmamış ve asla bu ölçüde Sensizlik yaşamamıştık. Biz, sürekli "Sen Sen" diyenlerimiz de dahil, bir kısım aldatan ve şaşırtan duygulardan mürekkep varlıklarız. Şehvetimiz ve öfkemiz galebe çalabilir, sabırsızlık bize hükmedebilir ve biz bununla nefsimize zulmetmiş olabiliriz. Bu perişaniyetimizi Senin huzurunda itiraf ediyor, takatsizliğimizi, güçsüzlüğümüzü dile getiriyor ve Senin sonsuz kuvvetine sığınıyoruz. Nazar-ı merhametini hakkımızda celbetmeye çalışıp diyoruz ki: "Senin gibi merhametli bir Zât, bizim gibi defalarca çamura düşmüş kalkmış, sonra yine düşmüş kimselerin imdadına koşar, ellerinden tutar, onları çamurdan çıkarır. İşte bizim bu halimizi, Senin de o mübarek, mukaddes, müberra, muallâ ve münezzeh adetini Sana arz ediyor, hakkımızda nazar-ı merhametini diliyor ve dileniyoruz."
Hasılı, Yunus bin Metta üç kelimecik içine binlerce cümlenin istiab edemeyeceği duygu ve mülahazaları sıkıştırmış, her biri dünya ve ukba kapılarını açacak mübarek üç kelimecikle hissiyatını bir Nebiye yakışır tarzda Rabbimize takdim etmiş ve işte o zaman sırlı bir elektrik düğmesine dokunulmuş gibi balığın karnı onun için bir tahte'l-bahr (denizaltı) olmuştu. Bu tahte'l-bahr onu sahil-i selamete çıkarmış ve sahilde şecere-yi yaktin, onu koruyucu ve gölge edici bir ağaç haline gelmişti. Daha sonra da, Kur'an'ın ihbarıyla, Hazreti Yunus memleketine dönerken onu yüz bin insan karşılamış ve hepsi birden imanlarını ikrar etmişlerdi.
Evladı Ateşe Düşmek Üzere Olan Bir Anne Gibi...
Kıymetli Gönül Dostları,
Yine sözü uzattığımın farkındayım; fakat, arzu ediyorum ki, Hocamızın dikkat çektiği çok önemli bir mevzuyu ve hoş bir nükteyi size de nakledeyim:
Yunus b. Metta, bütün esbab sukut edince acz u fakra sığınıyor ve nazar-ı şefkati kendi üzerine celbediyor. Tam çaresizliğe düştüğü anda asıl kuvvetin ışığını görüyor. Çaresizlik onu nur-u tevhidi aramaya yönlendiriyor. Nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyete vukuf peyda ediyor. Yani, Allah'ın varlığını ve birliğini vicdanında, latifelerinde ve bütün benliğinde derinden hissedince, Zat-ı uluhiyetin hususi teveccühünü kavrama mazhariyetine eriyor.
"Benim Rabb'im benim Rabb'im;
Sen'den başka yoktur Rabb'im!
Dostluğunda vefa gördüm;
Sen'in vefan çoktur Rabb'im!"
manasını da içeren "La ilahe illa ente" sözünü dile getirerek "muztar" kaldığını ve yalnızca O'na dayandığını ifade ediyor.
Kur'an-ı Kerim;
{أَمَّنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ وَيَجْعَلُكُمْ خُلَفَاءَ الأَرْضِ أَئِلَهٌ مَعَ اللهِ قَلِيلاً مَا تَذَكَّرُونَ}
"O (ilah kabul ettikleri) nesneler mi üstün yoksa, çaresiz kalıp Kendisine yalvaran insanın duasını kabul edip sıkıntısını gideren ve sizi dünyada halifeler (söz sahipleri) yapan Allah mı? Hiç Allah ile beraber başka tanrı mı olur? Elbette olmaz! Ne de az düşünüyorsunuz! (Neml, 27/62) ayet-i kerimesi bütün çaresiz fertlere ve problemlerle mücadele eden toplumlara yol gösteriyor:
Allah Teâlâ, çalacağı kapıyı iyi bilen bir insan ızdırar haline düşünce, darda kalıp çaresizlikle inleyince ve "artık bittim" deyince -umumiyetle- o kulunun imdadına yetişir. O anda önemli olan ihtiyacının farkına varıp, yetersizliğini anlayıp "tek çare" bilerek Mevlâ'ya yönelebilmektir. Bir çukura yuvarlanmak, bir uçurumdan düşmek ya da bir suda boğulmak üzere olan bir mü'min, çaresizliğini gönlünde duyup da samimiyetle Cenab-ı Hakk'a teveccüh ederse, Rabb-i Rahim'in fevkaladeden inayetine mazhar olması büyük bir ihtimaldir.
Bir Hak dostu mevzuyla alakalı şöyle bir hadise anlatmaktadır: Bu Hak dostu çarşıya indiği bir gün, orada kurulu olan panayırda bir cambazın ipin üzerinde yürüdüğünü ve ipin alt tarafında da bir palyaçonun etrafta toplanan halkı eğlendirdiğini görür. Başını çevirip onu biraz seyrettiği esnada, -ihtimal Hazret'in manevi havası oraya da tesir etmiştir- yapmış olduğu ters bir hareketten dolayı ip cambazının ayağı kayar ve yere düşmeye başlar. İşte o sırada cambaz için esbab bi'l-külliye sukût etmiştir. Onun, öyle birisine teveccüh etmesi lazımdır ki, kurtulması için hiçbir vesilenin bulunmadığı o anda onu muhafaza etsin. Yere doğru düşen cambaz, hayattan ümidini kestiği dakikada içinden gele gele, dolu dolu, yüreği yırtılırcasına "Allaaaah!" der inletir her yanı. Beklenmeyen şey olur; Cenab-ı Hak onun kurtuluşuna yerdeki palyaçoyu vesile kılar ve cambaz palyaçonun iri göbeğinin üzerine düşer. Neticede palyaço ölür; cambaz ise kurtulur. Bu hadiseyi değerlendiren Hak dostu der ki: "Hayatımda bir kere böyle Allah deseydim, ben de kurtulurdum."
İşte bu, muztarın Allah demesidir; esbab bilkülliye sukut etmiş, o da gözünü her taraftan kesmiş, tek noktaya teksif etmiş nazarını, bütün kalbiyle o tek noktaya yönelmiş. Izdırarı ona Allah duyurmuş, çaresizliği hissettirmiş. "...çaresiz kalıp Kendisine yalvaran insanın duasını kabul edip sıkıntısını gideren ve sizi dünyada halifeler (söz sahipleri) yapan Allah.." mealindeki beyan-ı ilahi de bu ızdırarı hissetmeyi nazara veriyor. Bu ayet, özellikle üç hususa dikkat çekiyor: Muztarın duasına icabet edileceğini, başındaki olumsuzluğun, kötü halin kaldırılacağını ve bir de şayet bir toplum ızdırar havasında külli bir teveccühte bulunursa onların yeryüzünde söz sahibi olacaklarını ima ediyor.
Demek ki, şahsi ya da ailevî hayatınız adına belalarla çepeçevre kuşatılabilir ve Yunus Nebi'nin balığının karnındaymış gibi bir ızdırar haline düşebilirsiniz. Böyle kendi durumunuz itibarıyla çaresizlik içinde olduğunuz bir anda, -Hazreti İ. Hakkı'nın sözüyle- "Naçar kalacak yerde / Nâgah açar ol perde / Derman olur her derde / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler." deyip O'na dönerseniz, O da sizi halas eyler.
Fakat bir de, o kötü hali, o fenalığı, o sıkıntılı durumu ve o ızdırarı millet hesabına ve alem-i İslam'ın maruz kaldığı musibetler adına algılama mevzuu vardır. Topyekün mü'minlerin ve alem-i İslam'ın başındaki belaların bir muztar vicdanıyla algılanacağı ana kadar inananların yeryüzünde huzurun mimarı olmaları imkansızdır. Söz konusu ayeti dikkatlice mütalaa ederseniz, göreceksiniz ki, önce tek fertten bahsediliyor, darda kalana yardım edileceği söyleniyor; ne var ki, hemen sonra "sizi dünyada denge unsuru yapan Allah" sözüyle mesele ferdîlikten çıkartılıp içtimaî hale getiriliyor. Şu halde, mü'minler, kendi şahsî ve ailevî hayatlarıyla alakalı musibetler karşısındaki duyarlılıklarını, bütün inananları ilgilendiren mevzularda da ortaya koymazlarsa; kendileri ızdırar halindeyken hissettikleri çaresizlikle "Rabbiiiim!.." dedikleri gibi, müslümanların umumunu alakadar eden meselelerde de "Allahım, bahtına düştüm!" diyerek inlemezlerse, en azından bir davaya gönül vermiş kimseler böyle yapmazlarsa, Allah inananları yeryüzünün denge unsuru ve dünyanın huzur kaynağı kılmaz. İçtimaî problemler toplumun umumunun ızdırar haliyle Cenab-ı Hakk'a teveccüh etmesiyle çözülebilir. Bu da, başkalarını yaşatmayı yaşamaya tercih edebilecek, insanların ebedi mutluluğu bulabilmeleri için inim inim inleyecek ve mazlumların zulüm cenderesinden kurtulması istikametinde şahsi hayatı adına duyduğu ızdırar ölçüsünde ızdırap yudumlayacak mefkure kahramanlarının varlığına vabestedir.
İslam dünyası dediğimiz karanlık coğrafyada böyle bir ızdırar hali var mı yok mu, ona siz karar verin. Sadece bu husustaki nihai kararınıza bakarak mazlum ve mağdur milletlerin istikballerini tayin mevzuunda doğru bir hüküm ortaya koyabilirsiniz.
Hazm-ı Nefs Üzerine Bir Hatıra
Ahmed Feyzi Abi, çok olgun ve hazm-ı nefs sahibi bir insandı. Üstad'a çok sâdıktı; hep onu seslendirir ve her yerde onu dillendirirdi. Hakikaten feyzi, feyezânı coşkundu, konuşurken ifadeleri şelâle gibi gürül gürül akardı. İzmir'e ilk gittiğim günlerde sadece bir yerde risale dersi yapılıyordu. Bir müddet sonra bir ders de Karşıyaka'nın bir bölgesinde başlatılmıştı. Her hafta birkaç arkadaşla gemiye biniyor, karşı tarafa geçiyor ve bazı dostların evlerinde müzakere yapmaya çalışıyorduk; orada da bir nuraniyet olsun, orada da tevhid seslendirilsin, orada da Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'den bahsedilsin ve orada da hakayık-ı imaniye dillendirilsin istiyorduk. Orası manen biraz yoz gibi görülüyordu. Belki ehl-i dünya açısından, aydın insanların bulunduğu yerdi ama aslında dinden bir hayli uzaklaşmış kimselerin, Mehlika Sultan âşıklarının ârâm eylediği bir merkez gibiydi. Ders nerede olursa olsun, Ahmed Feyzi Abi de ekseriyetle gelirdi.
Bir gün, meseleyi sadece kendi bildikleri ve kendi anladıkları bir hizmet felsefesine bağlayan, ille de böyle yürünecek diyen, herkes için bir disiplin takdir edip o disipline uymayanları hizmet dairesi dışında gören birkaç arkadaş da derse katılmıştı. Ahmed Feyzi Abi, kitap okurken, bir ara sözü döndürüp dolaştırıp ihtilaf ve iftiraklara getirdi. "Bu arkadaşları kaç defa ikaz ettim; meseleyi daraltmamalarını, 'İzmir'de farklı mütalaalar oluyor, iş geniş tutuluyor' diye güft u gû yapmamalarını söyledim. Fakat, anlamıyorlar; oysa bu da makbuldür, bu da makbuldür, bu da..." diyerek bazı hususlardaki rahatsızlıklarını saymaya başladı. Bu sözlerinin başka meclislere de taşınıp daha büyük kavgalara sebebiyet vermesinden korkarak edep ve saygıyla hemen sözünü kestim. "Abi, ne olur müsait bir zamanda onları bana anlat" dedim. O, hiç aldırmadan sözlerine devam etti. Bir süre sonra yine dayanamadım, farklı mülahazaları dillendirdiği her yere yayılacak ve ruhlara iftirak, ihtilaf düşüncesi atılacak endişesiyle bir kere daha "Abi, kurban olayım o meseleyi sonra bana anlat" dedim. Hazret birden öfkelendi, "Sen kim oluyorsun ki, sana anlatayım" dedi. Bu defa da ben biraz da sun'î öfkeyle celallendim, "Asıl sen kim oluyorsun ki Eserlerin olduğu yerde konuşuyorsun, bırak hakikat konuşsun!" dedim; oradan bir kitap alıp birinin eline verdim ve "sen oku" diye işaret ettim. Bunun üzerine o tek kelime konuşmadan dersi dinledi ve herkesle beraber oradan çıkıp kaldığı eve gitti.
Ertesi sabah Kestanepazarı Kur'an Kursu'nun müdür odasında oturuyordum; çok erken bir vakitte beyninden kurşun yemiş gibi bir halde, -canım çıksın- ezile ezile geldi. "Bana hakkını helal eder misin?" deyip sarıldı. Oysa, babam yaşındaydı, bilinen, kabul edilen, saygı gören bir insandı; benim özür dilememi bekleyebilirdi ve belki de bu hakkıydı. Gerçi fitneye meydan vermemek için mecbur kaldığım o davranışımı oradakiler de tasvip etmişlerdi ama ben kendimi o tavırlarımdan dolayı hala suçlu sayarım; onun yaşını, hulûsunu, herkes tarafından kabul edilmiş bir insan olmasını ve davasındaki haklılığını nazar-ı itibara alarak daha yumuşak bir üslup kullanabilir ve daha farklı bir yolla ikaz edebilirdim. Öyle yapmadığım için bunca sene sonra bile hâlâ pişmanlık duyarım. Fakat, ondaki büyüklüğe ve hazm-ı nefse bakın ki, kendisini suçlu görmüş, sabahın o saatinde gelip özür dilemiş ve benden helallik istemişti.
Osman simsek herkul.org
İbretlik Hatıralar (2) 4/12/2007 tarihinde admin YAZDIFethullah Gülen Hocaefendi’nin bütün sohbetleri tevhid hakikatine çağrı mahiyetindedir; onun bulunduğu her mekan bir sohbet-i Cânân meclisidir. Ona göre, hususiyle bir dava eri, iman hizmeti hesabına yapılan işlerde, şahsen en ufak bir dahlinin olmadığına nefsini iknâ etmeli; her muvaffakiyetin Cenâb-ı Hakk’ın lütfu, bereketi, ihsanı ve inâyetiyle olduğuna gönülden inanmalı ve böylece hem şirkten kurtulmalı, hem de bencillik hâsıl eden vehimlerden uzak kalmalıdır.
Hâlis mü'min, illâ bir şeyi kıskanacaksa, her hayırlı işin, her başarının ve her semerenin Cenâb-ı Allah'a verilmesi konusunda kıskanç davranmalıdır. Mesela; bir yerde, vefâdan mı bahsedildi; hemen sözü evirip çevirmeli, "Mevlâ-yı Müteâl'den daha vefalı dost mu var ki? Küçük bir kusurunu gören herkes sana sırtını dönebilir, annen, baban, yârın, yârânın sana küsebilir. Fakat, en büyük günahları işledikten sonra bile ciddi bir nedâmet hissiyle tevbe edip "Rabbim" dediğinde mutlaka "Kulum" diye icabet eden Rabb-i Rahim'dir ki, O sana asla darılmayacak ve seni hiçbir zaman kimsesizliğe terk etmeyecektir." demelidir.. demeli ve Allah'tan bahsetmek dururken, başkalarının anlatılması karşısında kıskançlık duymalıdır.
Her fırsatta bu hususa vurguda bulunan Muhterem Hocamız, her girizgâhı değerlendirip tevhid hakikatini dile getirir ve hep Allah'a çağırır. Şirke karşı çok hassastır. Görünme, duyulma, tanınma ve bilinme arzusu gibi şirk şaibesi taşıyan fiillerin en küçüğüne dahi savaş ilan etmiş gibidir. Hususiyle dost ve arkadaşlarını felaket sebebi saydığı bu çirkinliklerden korumak için adeta çırpınmaktadır.
Bundan dolayı da, muhatapları kendisine de inşirah kaynağı olan bir kısım hizmetlerden bazı güzel haberler aktarınca, onların şevklerini kırmaz, heveslerini kursaklarında bırakmaz; fakat, mutlaka sözü bir şekilde Cenâb-ı Allah'ın inayetine ve kulların acz u fakrine getirir, tevhide davet hususunda yapacağı uyarılarını yapar.
Onun bu tavrı sadece şefkattendir; acır dostlarına, merhamet eder onlara, razı olamaz şirk gayyalarına yuvarlanmalarına...
Bir Telefon Konuşmasının Ardından
Hocamızın bu duygusunu dışa aksettiren hadiselerden birine birkaç gün önce şahit olduk. İkindi sohbeti sırasında bir telefon geldi. Önemli hizmetlere öncülük edenlerden birisi çok seçkin bir heyetle mühim bir programa gideceğini söyleyince, Aziz Hocamız yine sanki program hiç umurunda değilmiş gibi sözü hemen inâyet-i ilâhiyeye getirdi; Cenâb-ı Hakk'a teveccühün lüzumuna değindi ve tatlı bir üslupla mesleğimizin esaslarını zikretti.
Telefonu kapatınca "Belki biraz daha yumuşak, takdir edici ve şevklendirici bir tarzda konuşabilirdim!.." dedi ve sözlerine şöyle devam etti:
Neyin rıza-yı ilahîye muvafık olduğunu, hangi amelin Cenâb-ı Hakk'ın hoşnutluğunu kazandıracağını ve saflar arasında nerede bulunmanın bizi O'nun rızasına taşıyacağını bilemeyiz. Biz hep niyetlerimizi tashih etmeli ve şurada-burada görünmeyi değil, hâlis bir kul olmayı hedeflemeliyiz.
Bir insan vardır ki, cephede ilk safta durur; fakat, niyeti hâlis değildir. Onun maksadı sadece arz-ı şecâat etmek, cesaretini herkese göstermektir. Şahsî bir kısım planları vardır, onları gerçekleştirme kasdıyla, kendi hesapları için koşar; kendini ifade etme düşüncesiyle öne atılır. Önde koşuyor gibi görünür; heyhat ki, aslında gönlüyle gerilerin de gerisindedir.
Kimisi de vardır ki, her nasılsa ayaklarına bir pranga vurulmuş ve olduğu yerde kalakalmıştır. Hak yolunda şevkle koşanları hicranla seyretmekte ama kendisi onların yanında bulunamamaktadır. Zahiren geride kalmıştır, en arka saflarda görünüyordur. Fakat, onun gönlü hep aşkla hizmet edenlerle beraberdir; yüreği onlar için çırpınır durur. "Aralarında bulunamadım, bari onlara dua edeyim!" der; başını yere koyar, Mevlâ'ya yalvarır ve gözyaşı döker. İşte, bu kalb insanı, en gerilerde görünse bile hakikatte ve Hak katında en ön safta yer almakta ve cephedekilerle beraber gazâ sevabını paylaşmaktadır.
Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'in beyanını hatırlayın! Söz Sultanı, cihada gittikleri bir sefer esnasında yanındaki ashabına diyor ki: "Medine'de kalan öyle insanlar vardır ki, geçtiğiniz her vadide ve yürüdüğünüz her mesafede onlar sizinle beraberdirler. Hastalık onları Medine'de hapsetmiştir." Demek ki, şayet bir insanın gönlü hizmet heyecanıyla dolu ise, o, herhangi bir sebepten dolayı arkada kalmış olsa da, niyetinin hulûsuna binaen en öndekilerden biri gibi kabul edilecek ve onların aldığı sevabı alacaktır.
Bu açıdan, neyin ve nerede durmanın rızâ-yı ilâhiye muvafık olduğunu biz bilemeyiz. Kadirşinas vicdanlar bu konuda bazı şeyler söyleyebilir ama onlar da kesin hüküm veremezler. Onun için insan önde durur, aslında çok geridedir; ortada bulunur, belki de işin içinde bile değildir, bazen de çok geride görünür, fakat en öndekilerle beraberdir.
Meselâ; bir insan, mescide saatler önce gelmiştir. İlk safta oturma ve ilk safın sevabını alma onun hakkıdır; cami adabı da bunu gerektirir, evet, kim önce gelirse ön safta oturmaya o hak kazanır. Fakat, o kalkar sessizce geriye çekilir, arkada bir safta durur; bir başka mü'min kardeşinin ilk safa geçmesine, hutbeyi rahat dinlemesine ve gereğince istifade etmesine imkan tanır. "Yeter ki, anlatılanları daha iyi anlasın; varsın ilk safın sevabını o alsın! Kim bilir, Cenâb-ı Hak onun hürmetine beni de bağışlar." der ve arkaya çekilir. İşte, böyle bir insan, geride de dursa öndedir.
Hep önde görünmek için, ille de görülebilecek bir noktada durma ve kendini ifade etmek için uygun bir konumda bulunmaya çalışma, hafizanallah, uçurumun kenarında dolaşma demektir. Bu şekilde kendini tehlikeye atan ve manen ölüme yürüyen bir adam da -bütün parmaklar onu işaret etse bile- gerilerin tâ gerisindedir.
İşte, bu mülahazalardan dolayı telefondaki arkadaşımıza çok şirin konuşmadım. Kimse hakkında sû-i zan etmem; her öndekinin aslında sadece "görünen" biri olduğunu hiç düşünmem. Çünkü, öyle bir düşünce kalbin gıybeti sayılır ve günah olur. Fakat, dostlarımın yanlış fikirlerin ve kirli duyguların tesirine girmelerine de rıza gösteremem. Mesela, o kardeşimizin, çok önemli kimseleri pek mühim bir hizmete götürüyor olduğunu düşünsem ve bundan memnun olsam bile, neyin Allah rızası için olduğunu tam bilemediğim için "temkin" tembihinde bulunmayı da ihmal edemem.
Ey ihsan ve keremi bol Rabbim!..
Gönüllerimize öyle bir haşyet duygusu sal ki, sanki Seni görüyormuş gibi olalım, hep Senin tarafından görülüyor olma şuuruyla oturup kalkalım.. kalblerimiz haşyetle dolsun, taşsın ve biz hep Senin rızana koşalım!..
Evet dostlar,
İki gün önce bir gazetede, Londra'da yapılan "Değişen İslam Dünyası: Fethullah Gülen Hareketinin Katkıları" isimli konferansla ilgili bir haber vardı. Haberin başlığı "Dünya Gülen'i Konuşuyor" şeklindeydi. Buraya kadar arz etmeye çalıştığım sözleri Aziz Hocamızdan duyunca, gayr-i ihtiyarî dudaklarımdan şu cümle dökülüverdi: Dünya onu konuşuyor, o da hep Allah'ı...
Klompen'in Üzerindeki "Fethullah" Yazısı
Geçtiğimiz hafta, Hollanda'dan ziyaretimize gelen kıymetli bir misafirimiz Muhterem Hocamıza hediye etmek üzere bir çift klompen (ağaçtan yapılmış ayakkabı) getirdi.
Hediye almak istemediği halde, samimi gördüğü kimseleri kırmaktan çok çekindiği için getirilenleri -kerhen- kabul eden ama onları ilk fırsatta bir muhtaca vermeyi de itiyad edinen Hocaefendi, kendisine uzatılan tahta ayakkabıları tam alacaktı ki, üzerlerinde "Fethullah" yazılı olduğunu gördü.
Bir arkadaşımızın "Hocamızın adını taşıyan ayakkabılar ayağa takılmaz ki; edepsizlik olur?" diye fısıldadığı aynı anda, Hocaefendi'nin sesi yükseldi:
"Gerçi ayakkabılar ayaklar altında gezer; fakat, bunları başımızın üzerine koymamız icap eder; çünkü, üzerlerine Rabbimizin ismi nakşedilmiş!.." dedi ve onların kitaplığın en üstüne konulmasını istedi. Sonra da şu hakikat damlalarını sıraladı:
Bu ayakkabılar, üzerlerinde benim adım bulunduğu için değil, lafza-yı celâl yazılı olduğu için ayağa takılamaz. Keramet ismimde değil, onun içinde "Allah" lafzı bulunmasındadır. Sadece Lâfz-ı celâlenin ya da ona izafe edilen herhangi bir kelimenin ayakkabı gibi bir şeye yazılması yanlıştır.
"Allah" lafzı ism-i Zât'tır; bu ism-i şerif, değişik delâlet çeşitleriyle bütün ilâhî isimleri câmi'dir ve Hazreti Zât'ın unvan-ı mübeccelidir. Onun ifade ettiği mânâyı başka bir kelime ile ifade etmek de mümkün değildir.
Bazen namaz takkelerine "Allah" nakşı işleniyor. Arkadaşlara böyle takkeler verdiğimde mutlaka tembihte bulunuyorum; "İhtiyaç yerine girerken onu başınızda taşımasanız!" diyorum. Gerçi, öyle bir davranış çok ciddi bir kusur ve büyük bir kabahat değildir; fakat, Rabbimizin mübarek ismine -hele Kur'an hattıyla yazılı ise- çok saygılı olmak gerekir.
Bazen de annelerimiz, atlet ve gömlek gibi giysilerimize böyle bir nakış işleyebilirler. Mesela, bana gönderilen gömleklerin yakalarına da yine "Fethullah" yazıyorlar. Tabii, onları o şekilde kullanamıyorum; üzerinde lafz-ı celale taşıyan bir gömleği giymiş olarak banyoya falan girmeyi tehlikeli buluyorum, saygısızlık yapmış olmaktan korkuyorum.
Öyle bir hassasiyetim de var ki; bir yerde, Rabbimizin mübarek nâm-ı celilini bir münasebetle yazmışsam, onu silmede akla karayı seçiyorum. Rabbimizin ismini doğrudan doğruya, bir hamlede silmemeye çalışıyorum; evvela "lam"ın bir bacağını koparıyorum, sonra "he"yi siliyorum. Böylece, o kelimeyi lafz-ı celale olmaktan çıkarıp daha sonra geri kalan harfleri silebiliyorum. Bunu bazıları biraz fazla bulabilirler ama bence çok nazik bir konu ve dikkat edilmesi gereken bir husus.
Şimdi, o gömleği giyebilmek için yakasındaki işlemeyi sökmem icap ediyor. Sıradan bir etiketmiş gibi makasla da kesip atamıyorum. Harf harf sökmek aklıma geliyor. Fakat, neyi sökeceğimi düşününce gönlüm dağidar oluyor.
Aziz dostlar,
İşte, çok samimi hislerle gönderildiğine ve getirildiğine inandığım Hollanda klompenleri böyle mühim bir hakikate daha uyanmamıza vesile oldu. "Allah" lafz-ı celâlesinin hattında bile bizim sezemediğimiz manaları fark eden ve her gördüğünde onu öpüp koklama hisleriyle dolan kıymetli Hocamız bu vesileyle bize bir kere daha devrin Bişr-i Hafileri olma yolunu gösterdi.
Haddizatında, Hocaefendi, Bişr-i Hafi'nin menkıbelerde anlatıldığı kadar karanlık bir döneminin olduğuna hiç inanmaz. Onun kitaplarda nakledilen tevbesini, bir bataklıktan kurtulma hamlesi değil, Hak dostluğuna yürüme yolundaki ciddi bir adım olarak kabul eder; çünkü o, zannedildiği şekildeki bir bataklığa hiç düşmemiştir. Zaten, devrinin şartları da o çizgideki rivayetlerin doğru olmasına manidir.
Şu kadar var ki, Hazret'in, kutlular kervanına katılmasına vesile olduğuna inanılan hâdise pek ibretâmizdir: Yağmur damlalarının gökten sicim gibi boşaldığı bir gece yarısı Bişr-i Hafi evine dönmektedir. Nasılsa, çamur içindeki bir kâğıt dikkatini çeker. Üzerinde besmele yazılı olduğunu görünce o kağıt parçasını yerden alır; çamurunu temizler, lekelerini siler, sonra besmeleyi öper, yüzüne-gözüne sürer. Eve gelince de onu gül yağı ile bezer ve duvara asar. O gece Merv'in gönül erleri Hazreti Bişr'i rüyada, onların bile can attığı manevi ihsanlar içinde görürler. Gelip ona müjde verirler ve derler ki: "İsm-i celilini temizlediğin gibi Allah Teâlâ da seni temizledi; O'nun adını taşıyan kâğıda hürmet edip onu yücelttiğin için Cenab-ı Hak da seni aziz kıldı."
Ashâb-ı Kirâm Şahs-ı Manevî ile Beraber
Fıkıh Usulü kitaplarında bir ıstılah olarak ele alınmamış olsa da, Muhterem Hocamızın, kullanmakta bir mahzur görmediği ve geniş manalar yüklediği bazı kavramlar vardır. "Subjektif mükellefiyet" ifadesi de bunlardan biridir.
Ehlullah, akıllarından geçen sevimsiz her düşüncenin ve bir anlık da olsa kalblerine bir buğu gibi düşen her çirkin duygunun bir tokat olarak suratlarına çarpılacağından korkmuş; sadece söz ve fiillerini değil, duygu, düşünce ve hayallerini dahi hep temiz tutmaya çalışmışlardır. Bu kurbet ufkunun üveykleri, her zaman O'nu görüyor ya da en azından O'nun tarafından görülüyor olma şuuruyla yaşamışlardır. Dolayısıyla da başkalarının çok normal ve tabiî gördüğü meselelere onlar ihtiyatla yaklaşmış ve hatta konumlarına uygun görmedikleri pek çok mübaha da hiç yaklaşmamışlardır. İşte bu, belli seviyenin insanlarının özel hallerine ait hususî bir münasebettir; o münasebete göre de, hususî bir mükellefiyet söz konusudur ki, Hocamız ona "subjektif mükellefiyet" demektedir.
Muhterem Hocamızın, bu ufkun kahramanları arasında saydığı insanlardan biri de "Çöğender İmamı" olarak bilinen H. Salih Efendi'dir. Hocaefendi, Allah karşısında edepli olmaya misal verdiği ve Gönüllüler Hareketi hakkındaki hüsn-ü zanları dillendirdiği bir sohbette bu Hak dostuyla alâkalı şunları anlatmıştı:
Çok ciddi, vakur bir insandı, güldüğüne hiç rastlamadım. Hep Allah'ın huzurundaymış gibi dururdu; sanki gördüğümüz alemin ötesinde bazı şeyleri müşahede ediyormuşçasına dalgın dalgın bir hal aldığı çok olurdu. Hayatı boyunca hiç kanepe gibi yüksek bir yerde durmamış, hep dizleri üzerinde oturmuştu. Yatağa boylu boyunca hiç uzanmamış, belki elli sene rahat bir döşekte yatmamıştı; hep bir köşeye kıvrılmış, uykusunu öyle gidermişti. Doksan yaşında vefat edeceği zamana kadar bu hal ve tavrında bir değişiklik olmamıştı. Vefatında evine gittiğim zaman, oğulları yüzündeki örtüyü kaldırıp bana gösterdiler; çehresi pırıl pırıldı, nur gibiydi. Dediler ki "Biz elli seneden beri babamızın ayağını uzattığına hiç şahit olmadık; ayaklarını tam olarak uzattığını işte şimdi görüyoruz!.."
Salih Efendi, bir gün yanına oğlunu, damadını ve bir de Of Müftüsü'nü alıp Bozyaka'ya gelmiş. Fakat, bazı arkadaşlarla iman hizmetine dair bir kısım meseleleri görüştüğüm bir zamana denk gelince, onlara "Hocamız şu anda müsait değil!" denilmiş.
Toplantıya ara verdiğimiz bir sırada bana dediler ki: "Çöğenderli Salih Efendi" diye birisi geldi, biz de meşgul olduğunuz için geriye çevirdik." Bu sözü duyunca adeta beynimden vurulmuşa döndüm; çok üzüldüm. Çünkü, Salih Efendi gerçekten hakkında hüsn-ü zan ettiğim bir zattı. Çok coşkun va'z ettiği dönemleri hatırlarım, pek heyecanlı konuşurdu. Onun tavır ve davranışlarında, hatta mimiklerinde İslam'a tam inanmış bir insanın ruh haleti okunurdu.
Hemen kalkıp aşağıya indim. "Acaba nereye gitmişlerdir; nereye baksam, onları nerede arasam?" diye düşünürken, müftülüğün de içinde bulunduğu, Kestanepazarı'ndaki binaya gitmek aklıma geldi. Oraya vardım, mahfile çıktım; baktım ki oturuyorlar. Onun ellerini öptüm, diğerlerine de sarıldım. Çok özür diledim; "Bir yanlışlık olmuş, kalkın gidelim." dedim. Birbirlerinin yüzüne baktılar; Salih Efendi'nin çehresinden memnuniyeti belli oluyordu. Makamı Cennet olsun, "Vallahi, öyle birisi davet ediyor ki, icabet etmemek mümkün değil, hadi gidelim" dedi. (Bu söz onun hüsn-ü zannını ifade ediyordu, yoksa Fakirin kıymetini değil.) Onları Çeşme'ye götürdük, oraları ve samimi arkadaşları gördüler. Sonra da, o yümünlü ayağıyla her yere bereket taşıması için beraberce oradan oraya dolaştık durduk.
Salih Efendi, hizmet erlerinin samimiyetine yürekten inanıyordu; hüsn-ü zannı kavî idi. Çok önemli işler yapıldığına dair kanaati tamdı. Ashab-ı Kiram'ı bizimle beraber gibi görüyordu. Süleymaniye Camiine miydi, yoksa Fatih'e miydi, şu anda hatırlayamadım, arkadaşlar vaaza davet ettiklerinde "Tabii ki geleceğim. Ashab-ı Kiram'ın hazır bulunduğu bir yere ben nasıl gitmem!" demişti.
Şimdi siz bu türlü sözleri bazılarının hüsn-ü zannına verebilirsiniz. Ben de şahsım adına o sözlere kat'iyen sahip çıkamam, onlardan kendime asla pay ayırmam. Ashab-ı Kiram benimle beraber olmayabilir; hatta beni gördükleri için heyetten bile uzaklaşabilirler. Fakat, heyetin konumu açısından, Ashab-ı Kiram'ın şahs-ı manevî ile beraber olmasını da hiç yadırgamıyorum. Çünkü, mübarek bir davaya adanmış ruhlar bir cemaati teşkil etmektedirler; söz konusu olan bir şahs-ı manevidir. Hem onlar, iddiasız gönül erleridirler, öyle şeyhlik, alimlik, kutupluk, gavslık... gibi iddiaları yoktur onların. Tevazu ve mahviyet ruhu vardır gönüllerinde.. Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'in ve ehl-i Sünnet'in yolunda hizmet etme azmi vardır sinelerinde.
Bugün kendini bilmez bir kısım densizlerin, imanlarının önüne geçen hasetleri yüzünden, yanlış anladıkları bazı meseleleri İslamî bir yanlışlık yapılıyormuş şeklinde seslendirerek bu harekete hücum etmeleri onların nefsanî hırıltılarıdır; cevap vermeye değmeyecek kadar değersiz beşerî zaaflarının hırıltılarıdır. Ne ki, temelde bu hizmeti kendi felsefesiyle ele alan insanlar ortaya konan hayırlı faaliyetleri samimane takdir etmektedirler.
İşte, Salih Efendi'nin sinesi de bu takdir hisleriyle doluydu, adanmış ruhlara çok farklı bakıyordu. Onların bir araya geldiği bir program söz konusu olunca, "Nasıl gitmem; şu anda bütün Ashab-ı Kiram'ın ruhaniyatı orada hazır!.." diyordu. Manevi bir gözle görerek mi bunu söylüyordu, bilemeyeceğim. Bu önemli bir iddia ve büyük bir sözdür; Allah ahirette onun hesabını sorar. Bu hakikati çok iyi bilen ve hep bir ayağı ötedeymiş gibi yaşayan o Hak dostunun rastgele konuşacağına hiç ihtimal vermiyorum.
Varsın bazı nâdanlar şahs-ı manevinin bu kudsiyetini anlamasınlar ve onu kâle almasınlar. Şayet, yürüdüğünüz yolun doğruluğundan eminseniz; Allah'a güvenmiş, sa'ye sarılmış, hikmete râm olmuşsanız, hedefiniz rıza-yı ilahi ise ve azminiz i'lâ-yı kelimetullaha düğümlenmişse, falanın filanın dedikodusuna hiç aldırmayın. Bu yolda yalnız olmadığınıza ve asla kimsesizliğe terkedilmeyeceğinize inanın ve yürüyün Cuma yamaçlarına...
herkul.org
İbretlik Hatıralar (1) 4/12/2007 tarihinde admin YAZDI
Sevgili Dostlar,
Ramazan bayramını da arkada bıraktığımız şu günlerde, -elhamdülillah- bir kere daha "İkindi Yağmurları" ile yıkanmaya, en gür bir seda ile seslendirilen "Diriliş Çağrısı"nı yeniden duymaya ve eskiden olduğu gibi "Bamteli"mize dokunan sohbetlerle "Kırık Testi"mizi doldurmaya başladık.
Hemen her ikindi sonrası Muhterem Hocamıza birkaç soru soruyor ve ondan aldığımız cevapları yazılı ve sözlü olarak sizinle de paylaşmaya devam ediyoruz. Hüzünlü Gurbetin Muğteribi, bazen onbeş-yirmi kişilik bir muhatap kadrosuna karşı konuşsa da; biz, o sohbetleri aşk ve iştiyakla bekleyen daha pek çok gönül insanı olduğunu biliyor ve elden geldiğince vasıtalık vazifesini yapmaya çalışıyoruz.
Muhterem Hocamız, genelde karşısındaki muhatapları ne sorarsa onu cevaplandırıyor ve onların açtığı mevzularla alakalı duygu ve düşüncelerini dile getiriyor. Fakat, soru-cevap faslı başlamadan önce on-onbeş dakika kadar, ya salonda bulunanlardan birini görmenin, ya o anda duyduğu bir cümlenin, ya biri karşısında asılı bulunan, diğeri de yanındaki sehpada duran iki panoda sürekli değişen tabloların, ya da namazda veya tesbihatta gözlerini yaşartan bir mülahazanın tedai ettirdiği hislerini ve fikirlerini seslendiriyor.
Umumiyetle misafirlere ikram edilen çaylar bitene kadar devam eden bu fasılda, evvelen ve bizzat o salonda bulunanlara hitap ediliyor ve onların sıkıntıları, ızdırapları, dertleri ve devaları sayılıp dökülüyor. Selim bir kalbe yağan hakikat damlaları tekellüfsüz bir şekilde herkese mâl ediliyor.
Aziz Hocamız, bazen gözlerini kapatıyor, sesini kısıyor, sanki gönlünü bütün bütün ötelere açıyor ve -Cenab-ı Hakk'ın inayetiyle- oradaki herkese "Bunlar tam bana göreydi; bu sözlerin muhatabı benim!" dedirtip nefis muhasebesine sevkeden hakikatleri peşipeşine sıralıyor.
Ne var ki, hem belli bir konunun enine boyuna tahlili mahiyetinde olmayan, hem daha dar bir daireyi muhatap alan ve bir manada hususi sayılan, hem de çoğu zaman kısık bir ses tonuyla ve karşılıklı hasbihal şeklinde cereyan eden bu sohbet fasıllarını şimdiye kadar -gereğince- değerlendirememiş olmanın hicabını yaşıyoruz.
İşte, bu hususi muhaverelerden hiç olmazsa bundan sonra daha çok istifade etmek ve muhterem okuyucularımızın da istifadelerine sunmak için her hafta bir de bu köşede sizinle beraber olmak istiyoruz.
Allah nasip ederse, haftada bir kere de "Mukaddime" diyebileceğimiz soru-cevap öncesindeki fasılların bazılarını -not tutabildiğimiz kadarıyla- olduğu gibi nakletmeye çalışacağız.
Ayrıca, -yine dualarınız vesilesiyle Cenab-ı Hak muvaffak kılarsa- Hocamızın bir çay sırasında, yemek esnasında ya da üç-beş kişiyle hasbihal ettiği zamanlarda anlattığı ibretlik hatıraları da kendi dilinden birer ikişer aktarmaya gayret edeceğiz.
Vira bismillah...
Meseleleri Mesaja Dönüştürmeli
Üç-dört gün önce bir arkadaşımız, Türkiye'den gelen birkaç doktora öğrencisinin bir Amerikan üniversitesinde düzenledikleri Hazreti Mevlana'yı tanıtma programını ve sema gösterisini anlattı. Rektöründen dekanlarına, hocalarından talebelerine kadar bütün üniversite camiasının programa büyük alaka gösterdiğini ve herkesin çok memnun kaldığını belirtti. Bunu üzerine Muhterem Hocamız şunları söyledi:
Allah sa'yinizi bereketli eylesin, ihlasınızı artırsın. Gerçekten herkes çok alaka göstermiş, programda çok eğlenmiş ve salondan ayrılırken takdir hisleriyle dopdolu hale gelmiş olabilir. Ne var ki, bizim için asıl önemli olan husus kendi değerlerimiz hesabına gereken mesajı verip veremediğimizdir. Şayet, orada üzerinde durulan meseleleri tutarlı bir mesaja dönüştürememişsek, insanlar herhangi bir konser dinliyor ya da bale seyrediyor gibi dinler, seyreder, biraz eğlenir ve çekip giderler.
Eskiden, iki-üç insan çapında açılım olduğu zamanlarda bir-iki muallim arkadaşımız vardı. O muallimleri kendimize nisbetin ölçüsü de izafete bağlanabilir; onlar da ne derece işin göbeğine otağlarını kurmuşlardı Allah bilir. Fakat, onların hemen her zamanki mütalaaları şu olurdu: Acaba meselelerimizi anlatma ve her meseleyi mesaja çevirme adına nasıl bir girizgah bulabiliriz? Öyle makul bir şey olmalı ki talebe yadırgamamalı ve okulun genel havasına da aykırı olmamalı; fakat ben de başka şeylerle meşgul olmak suretiyle abesle iştigal etmiş sayılmamalıyım. Türkçe dersi veriyorsam, Edebiyat dersine giriyorsam ya da Matematik, Fizik, Kimya öğretmenliği yapıyorsam, müfredatın işaret ettiği hususları mutlaka öğretmeliyim, ama bununla beraber talebelerimin ruhunda kendi öz değerlerine karşı alaka uyarmayı da ihmal etmemeliyim.
En çok sordukları suallerden birisi buydu; hep kendi sahalarıyla ilgili münasip girizgahlar sorarlardı. Hemen her saha için mutlaka bir girizgâh araştırır ve bulmaya çalışırlardı. Hatırlarım, benim en çok zorlandığım husus Matematik'ten bu işin içine nasıl girileceği meselesi olmuştu. Matematik bütün ilimlerin temeli, esası; artık bugün belki pek çok yol bulunmuştur. Ne var ki, o ilk dönemde ondan girizgahlar bulunup kendi duygu ve düşüncemizi ifade etme fırsatı yakalama, müfredat programına bağlılık içinde ve milli eğitimimizin esaslarına ters düşmeyecek şekilde argümanlar ortaya koyma çok zordu.
Günümüzde de türlü türlü aktivitelere katılıyorsunuz; iftar veriyorsunuz, bayramlaşma toplantıları tertip ediyorsunuz ve bahsettiğiniz gibi semazenlere kendi kültürümüze ait bir güzelliği sergileme imkanı hazırlıyorsunuz. Fakat, şayet öz değerlerimizin kendi güzelliği ve şirinliği çerçevesinde, yanlış anlamalara meydan vermeyecek ve tepki uyarmayacak bir şekilde, gayet yumuşakça mesajınızı nasıl verebileceğinizi düşünmüyorsanız işi eksik yapıyorsunuz demektir. Ne yapıp edip programlarınızı kendi kültürünüzün esaslarını anlatma hususunda kabule karîn hale getirmeniz icap eder. Vakıa, hüsn-ü kabul görmesi beklenen, muvafakat edilen, hoşnut olunan, kabule yakın arkadaş ve makbul manalarına gelen "kabule karîn" tabiri daha başka mevzular için kullanılır ama bu mesele için de istimal edilmesinde bir mahzur olmasa gerektir. Evet, asıl üzerinde durmanız gereken mesele, muhataplarınızı mesajınızı dinlemeye hazır hale getirmek için programınızı nasıl icra edeceğiniz hususudur.
Aksi halde, davetinize icabet eden insanlar "Nefis bir-iki saat geçirdik burada, çok zevkli oldu, şimdiye kadar görmediğimiz çok zengince bir şeyi bize tattırdınız; böyle eğlenceli bir gösteriyi bir daha bekleriz." diyecek ve benzerlerine göre daha zevkli bir eğlenceden dağılıyor olmanın hazzıyla evlerine gideceklerdir. Oysa, size düşen, -eskiler istidradi derlerdi- satır aralığında ya da moda tabirle antr-parantez bazı şeyler anlatmak, eğlendirirken düşündürmek ve hoşça vakit geçirtirken aynı zamanda kalbde ve zihinde kalıcı tesir bırakacak bazı mesajlar da vermektir.
Bu mevzuda Siyer ve Megazi kitaplarında çok açık beyanata rastlamamakla beraber, değişik yerlerde pek çok ima ve işaret yakalamak mümkündür. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) değişik vesileleri değerlendirerek insanları bir araya getiriyor ve diyeceğini diyor. Mesela panayır panayır dolaşıyor, alacağı cevabı bildiği halde insanlara "Buraya niye geldiniz?" diye soruyor; "Ticaret için..." denir denmez, "Size buradakinden daha hayırlı ve kazançlı bir ticaret söyleyeyim mi?" mukabelesinde bulunuyor. Bütün münasebetlerini mesajını duyurma istikametinde değerlendiriyor. Hatice validemiz yakınlarını çağırıyor, onlara yemek yediriyor; Allah Rasûlü de o bir araya gelmeyi vesile sayarak dile getirmek istediği hakikatleri seslendiriyor. Bazı itirazlar olursa, uygun cevaplar veriyor; söyledikleri Allah'ın inayetiyle kimilerinin ruhunda olumlu makes buluyor, bazıları hemen hüsn-ü kabul gösteriyor; bir kısım kimseler de anlatılanları tepkiyle karşılıyor; fakat, Rasûl-ü Ekrem her fırsatı bu istikamette değerlendirmekten dur olmuyor.
Bu zaviyeden meselelere bakacak olursak, her şeyi meselelerimizi anlatmaya bağlamamız gerektiği zahirdir. Yalnış anlaşılmasın; bir çağrı hesabına olmayan bütün aktivitelerin boş ve faydasız olduğunu söylemek istemiyorum; fakat, yapıp ettiklerimizin abesle iştigal olabileceği endişesini taşımamız icap ettiğini anlatmaya çalışıyorum. Evet, Allah'a raci olmayan her şey bir yönüyle abesle iştigal etme demektir. Bir sözün, bir davranışın ya da bir faaliyetin abes sayılmaması için, ya doğrudan doğruya O'na işaret etmesi, O'na götürmesi, O'na ulaştırması, O'nunla insanlar arasındaki engelleri bertaraf etmesi, ya da aynı neticeye götürecek tali yollara açılıyor olması gerekir. Neyin, nerede, nasıl değerlendirileceği meselesine gelince; o, konjonktüre, şartlara, toplumun keyfiyetine ve kültür farklılıklarına göre beldeden beldeye değişiklik arz edebilir.
Bir dönemde kahvehanelerde camiye hiç gelmeyen insanlara açılma yolları araştırılmıştı, seneler sürmüştü o gayretler. İnsan kazanıldı mı, kazanılmadı mı; kazanılmadı diyemem. Orada da Allah'ın bir lütfu olmuştur. Aslında, bir kahvehanede oyun oynanıyorsa, oraya girip çay içmemeyi itiyad edinmişimdir. Fakat, inandığım hakikatler adına bazı şeyler anlatma ihtimaline binaen tavla oynanan, kumar kağıtları havada uçuşan bir kahvehaneye de girmiş, yanımdaki bir-iki arkadaşla beraber orada çay içmişimdir. Vermeyi düşündüğüm mesajın hatrına sigara dumanına da, zarın sesine de, o kağıtların -hele ben konuşmaya başlayınca- farklı bir ritimle yere indirilişine ve masaya vuruluşuna da katlanmışımdır.
"Keşke sevdiğimi sevse kamu halk u cihan,
Sözümüz cümle heman kıssa-ı Cânân olsa!"
demiş ve bir şekilde sözü Canan sohbetine getirmeye ve sevdiğimi herkese sevdirmeye çalışmışımdır.
"Afitâb-ı hüsn-ü hûbân akıbet eyler ufûl,
Ben muhibb-i lâ yezâlim "lâ uhibbü-l âfilîn"
diyen yanık insanın hislerine iştiraken, güzel yüzlerin güzellik güneşinin sonunda batıp gideceğini, dolayısıyla fani güzelleri değil, batmayan ve sonu olmayan güzeli sevmek gerektiğini herkese anlatmak istemişimdir.
Evet, batıp gidenler kalbi alakaya değmiyor; ben Lâyezâlin sevdalısıyım; gurub ve tulu' etme şanından olmayan, mevcudiyetini her an-ı seyyale hem de her şeyle hissetiren bir Zât'a meftunum. Gelin her fırsatta O'ndan bahsedelim, sözü O'nunla başlatıp O'nunla bitirelim. İşte, söz o zaman gerçek kıymetini bulur, zaman da değerlendirilmiş olur. O'nsuz bir söz artık bir sözdür; O'nun zikriyle kıymet kazanmayan dakikalar da ruhsuz zaman parçalarından ibarettir.
Şayet, bu esaslar faaliyetlerimizin rengini ve desenini belirlemiyorsa, yedirip içirmelerimizin, yapılan masrafların, harcadığımız zamanın ve boşuna ortaya konan onca çabanın hesabını sorarlar ötede!.. Hele ahirette boşa tüketilen zamanın hesabını vermek çok zordur. Zaman Allah'ın isimlerinden bir isimdir; Allah Rasûlü "Dehr'e sövmeyin" derken bu hususa da dikkat çekmiştir. Dehrin (zamanın) -izafî olarak- Allah'a nisbet edilmesinde önemli bir nükte vardır; demek ki o çok kıymetlidir ve onun kıymeti ancak rıza-yı ilahiyi tahsille karşılanabilir. Zaman, ancak rıza-yı ilahiyi tahsil mevzuunda en kestirme yol olan i'lâ-yı kelimetullah uğrunda değerlendirilirse gerçek kıymetini bulur.
...Ve Bir Hatıra
Aziz Hocamız ağrılarla kıvrandığı bir anda, hastalıkların Cenab-ı Hakk'ı daha derinden duymaya vesile olduğundan bahsederken şu hatırasını anlattı:
Çok ehl-i ızdırap gördüm. Fakat, hiç unutamayacağım bir enfes insanı Manisa'da vazife yaparken tanıdım.
Bir gün arkadaşlarım dediler ki; "Burada eskiden camide müezzinlik yapan biri vardı; onbeş senedir felç, yatağa mahkum yaşıyor."
"Haydi, onu ziyaret edelim." dedim; kalkıp daha önce hiç görmediğim o zatın evine gittim. Yetmişli yıllarda, altmış-yetmiş yaşlarında bir insandı. Pırıl pırıl bir yüzü ve kısa bir sakalı vardı. Öyle nuranî idi ki, sarılıp elinden ayağından öpesi geliyordu insanın.
Birinin yardımı olmadan yatakta o yana bu yana dönemeyecek durumdaydı. Bir de o sıralarda fıtık gibi bir rahatsızlık da her zamanki hastalığına inzimam etmişti. Katlanılması güç sancılarının olduğundan bahsetti, çok acı çektiğini anlattı; fakat, halini rapor ederken tebessüm ediyordu, hatta gülüyordu. Allah'tan gelene razı olduğu her kelimesinden belliydi. Konuşurken içinin sesini dile getirdiği anlaşılıyordu. Sözlerinin ses tellerinden değil, kalbinden geldiğini hissediyordunuz onu dinlerken.
Ağrı, sızı ve ızdıraplarından bahsederken bir aralık şöyle dedi:
"Hocam, o sancı bir tutunca bazen dayanılmaz gibi oluyor. İşte, tam o esnada Cenab-ı Hakk'ın mevcudiyetini ve beni görüyor, duyuyor, biliyor olduğunu öyle derinden hissediyor ve O'na öyle derin bir iştiyak duyuyorum ki burnumun kemikleri sızlıyor."
Izdırap demir pençesine alıp kıvrandırdığı zaman bile vuslat iştiyakıyla burnunun kemiklerinin sızlaması, gözlerinin dolması ve O'na iştiyak.. ne müthiş bir şey!..
Ben hayatımda öyle adam hiç görmedim desem hilaf-ı vaki beyanda bulunmuş olmam. Unutmam o zatı hiç... Bakın içimde bir imrenme var ona karşı. O duruma Allah maruz bırakmasın; fakat, onun gibi olmak maruz kalınan musibetlere katlanmaktan ve halinden hiç şikayetçi olmamaktan geçiyor.
Demek, dert rampasına çıkıp ızdırap kanadıyla dikey olarak Allah'a yükselen ne insanlar var. İsmail Hakkı beyin pederi Emin Efendi de, çok mübarek bir zattı. O da kanserdi; zor oturup kalkıyordu. Bir akşam namazı sonrası evine gittiğimiz zaman evvabîn kılarken bulduk onu. Hasta ve ayağa kalkamaz bir vaziyette olduğu halde evvabinini bile aksatmıyordu.
Sorma, hiç sorma; Hakk'a yakın ne kullar var, hiç sorma!...
Ötede o salih kullarla beraber olmayı istiyorsan, haline razı ol; her hadise karşısında feryad koparma.
"Dertliyim dersen belâ-yı dertten âh eyleme,
Âh edip ağyarı âhından âgâh eyleme! ..."
El-âleme ne diye dert yanıyorsun? Allah'ı insanlara şikayet etmenin manası ne? O'nun verdiğini defetmeye kimin gücü yeter?
Osman simsek , herkul.org


